Kitap, yazarın 1983 yılında KGB tarafından tutuklanması ve Tiflis'teki o meşhur KGB hapishanesinde geçirdiği sorgu süreciyle başlar. Yazar, sorgucularını nefret edilecek iblisler olarak değil, sistemin dişlileri arasında sıkışmış, eğitimsiz, komik ve trajik memurlar olarak resmeder. Bir Antik Yunan uzmanı olan Levan, sorgucularını entelektüel olarak o kadar ezer ki, sorgular adeta bir komedi tiyatrosuna dönüşür.
Mahkeme sonucunda Mordovya’daki Barashevo kampına (Zone 3-1) sürgüne gönderilir. Burası, adi suçluların değil, SSCB'ye karşı suç işleyen elit siyasi tutsakların kampıdır. Yazar kampa adım attığında, Sovyet toplumunun "dışarıda" yaratamadığı ideal eşitlikçi ortamı ironik bir şekilde hapishanede bulduğunu fark eder. Çünkü orada korkacak bir şey kalmamıştır; kaybedecek bir şeyi olmayan adamlar, en özgür adamlardır.
Roman boyunca yazar, kampın farklı "koğuşlarını" ve etnik/siyasi gruplarını tanıtır. Sovyet sisteminden nefret eden ama birbirleriyle de hiç anlaşamayan gruplar vardır: Çarlık dönemini özleyen Rus milliyetçileri, her şeyin sorumlusunun Ruslar olduğunu savunan ve sürekli açlık grevi yapan Ukraynalılar, bağımsızlık hayali kuran Ermeniler ve ülkeden çıkmalarına izin verilmeyen Yahudiler (Refuseniks).
Levan, bu Babil Kulesi gibi kampta ayakta kalabilmek için zekasını kullanır. İnsanları dinler, onların sırdaşı olur. Kimisi gizlice şiir yazar, kimisi kibrit çöplerinden felsefi maketler yapar, kimisi ise sadece KGB ajanlarına inat olsun diye güler. Kampın içindeki ceza hücresine (ŞİZO) atıldığında bile, ezberindeki Antik Yunan oyunlarını (Aristofanes) kendi kendine oynayarak aklını korur.
Kitabın sonunda, 1987 yılında Gorbaçov'un "Perestroyka" (Yeniden Yapılanma) rüzgarları eser ve siyasi tutsaklar serbest bırakılmaya başlanır. Levan kampa veda ederken, aslında o "Kutsal Karanlık"ın, ona dış dünyadan çok daha fazla şey öğrettiğini anlar. O karanlığın içinde, insan ruhunun bükülmezliğine ve düşüncenin gücüne dair kutsal bir ışık bulmuştur.

