-
yüzyılın başlarında, Portekiz İmparatorluğu'nun en görkemli ama bir o kadar da karanlık döneminde geçen hikaye, üç ana izlek üzerinden ilerler: Bir yanda mutlakiyetçi bir kralın kibri, diğer yanda dahi bir rahibin imkansız hayali ve tüm bunların ortasında yeşeren, sessiz ama sarsıcı bir aşk.
Portekiz Kralı V. João, bir varis sahibi olması durumunda Tanrı’ya devasa bir manastır inşa ettirme sözü verir. Bu söz, binlerce işçinin kölelik şartlarında çalışacağı, ülkenin kaynaklarının hoyratça harcanacağı Mafra Manastırı’nın temelini atar. Romanın bir yüzü, bu devasa yapının yükselişini ve arkasındaki halkın çektiği ıstırabı ilmek ilmek işler.
Aynı dönemde, savaşta sol elini kaybetmiş bir asker olan Baltasar Sete-Sóis ile annesi Engizisyon tarafından sürgün edilen, aç karnına baktığında insanların içini (ruhlarını veya fiziksel hastalıklarını) görebilme yeteneğine sahip gizemli Blimunda Sete-Luas karşılaşır. Bu iki dışlanmış ruh, ilk bakışta birbirine bağlanır ve Saramago'nun kaleminde tarihin en saf, en gösterişsiz ama en derin aşklarından birini yaşamaya başlarlar.
Hikayeye dahil olan Rahip Bartolomeu Lourenço ise, insanlığı gökyüzüne taşıyacak bir uçan makine (Passarola) yapma hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Bu makinenin havalanması için gereken şey yakıt değil, Blimunda'nın özel yeteneği sayesinde topladığı binlerce insanın "iradesidir". Baltasar makinenin gövdesini inşa ederken, Blimunda ruhları toplar. Saramago, bu "uçuş" arayışını; kilisenin ve devletin baskıcı dünyasına karşı insan ruhunun özgürleşme çabası olarak betimler.
Roman boyunca okuyucu; Lisbon’un tozlu sokaklarından saray şatafatına, Engizisyon’un yakıcı ateşlerinden bir manastırın devasa taşlarına kadar geniş bir coğrafyada gezinir. Saramago, sıradan insanların emeğiyle yükselen anıtların aslında kimin zaferi olduğunu sorgularken, tarihi sadece kralların değil, isimsiz kahramanların gözünden yeniden yazar. Baltasar ile Blimunda, hem bir dönem eleştirisi hem de insan iradesinin ve sevginin nelere kadir olduğunun epik bir kanıtıdır.

