Amerindiyen (Yerli Amerika) tarihi, insanlığın evrensel hikayesinde eşsiz bir ontolojik konuma sahiptir. Eski Dünya'dan (Avrasya ve Afrika) yaklaşık 15.000 yıl önce tamamen izole olan bu kıta, insan zekasının ve sosyal evriminin bağımsız bir laboratuvarı olarak işlemiştir. Mezopotamya veya Çin'den hiçbir kültürel difüzyon (aktarım) almadan; tarımı, anıtsal mimariyi, sıfır kavramını (Mayalar), şehir planlamasını ve karmaşık devlet bürokrasisini sıfırdan icat etmişlerdir. Bu durum, uygarlık gelişiminin belirli coğrafyaların tekelinde olmadığını, insan beyninin ve sosyal organizasyon yeteneğinin evrensel bir patern izlediğini kanıtlayan en güçlü antropolojik kanıttır.
Annales Okulu perspektifiyle (özellikle Fernand Braudel'in longue durée kavramıyla) bakıldığında, Amerika uygarlıklarının tarihi yüzeydeki siyasi olayların (hanedan savaşları, krallar) değil, coğrafyanın ve yavaş değişen mentalitelerin tarihidir. Tekerlekli araçların kullanılmaması (coğrafyanın engebesi ve çeki hayvanlarının eksikliği nedeniyle) veya demirin ergitilmemiş olması onları "ilkel" yapmaz; aksine kendi ekolojik gerçeklikleri içinde optimum mühendislik çözümleri ürettiklerini gösterir. Bir İnka Qhapaq Ñan (Büyük Yol) sistemi veya bir Aztek başkenti Tenochtitlan'ın su üzerine kurulu mühendisliği, Roma altyapısı ile kıyaslanabilecek ölçektedir.
Ancak bu izole genesis, 1492 yılında, insanlık tarihinin en asimetrik biyolojik ve kültürel çarpışmasıyla son bulmuştur. Alfred Crosby'nin "Kolomb Takası" (Columbian Exchange) olarak adlandırdığı süreç, sadece domatesin Avrupa'ya veya atın Amerika'ya gidişi değildir. Bu, Eski Dünya'nın binlerce yılda bağışıklık geliştirdiği patojenlerin (çiçek, kızamık, grip) bakir bir demografiye girmesiyle yaşanan ve tahminen 50 milyon insanın ölümüne yol açan, tarihin en büyük ve en hızlı demografik felaketidir.
Kültürel olarak yaşanan şey ise bir "Epistemisid"dir. İspanyol ve Portekizli kolonizörler, kıtanın altınını ve gümüşünü (ki bu madenler modern Avrupa kapitalizminin ilksel birikimini sağlayacaktır) sömürürken, aynı zamanda yerli halkların bilgi sistemlerini, dinlerini ve varoluş felsefelerini şeytanlaştırmış ve kazımışlardır.
Buna rağmen, Yerli Amerikalıların sosyolojik mirası pasif bir kurban anlatısına indirgenemez. Bugün Latin Amerika'daki "Mestizo" (melez) kültürü, yerli hafızanın ve kanının yaşamaya devam ettiği hibrid bir medeniyettir. Modern dünyada, iklim krizinin ve post-kapitalist arayışların arttığı bir dönemde, Yerli Amerikalıların Buen Vivir (İyi Yaşam - Sumak Kawsay) gibi felsefeleri, doğayı tüketilecek bir meta olarak değil, hakları olan canlı bir ağ (Pachamama) olarak gören mentaliteleri, küresel antropolojik ve ekolojik tartışmaların merkezine yeniden yerleşmektedir. Onların tarihi, bitmiş ve fosilleşmiş bir "kayıp uygarlık" hikayesi değil; travmaya, asimilasyona ve küreselleşmeye karşı inanılmaz bir direnç ve adaptasyon hikayesidir.