Ana Sayfa / Dünya Tarihi ve Ülkeler / Büyük Selçuklu İmparatorluğu
Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Arapça (Resmi Hukuk ve Din Dili): ed-Devletü's-Selçukiyye (Selçuklu Devleti) veya Devlet-i Âl-i Selçuk (Selçuklu Ailesinin Devleti). Farsça (Bürokrasi Dili): Padişahî-yi Salcûqiyân.
📅 1040 – 1152 ⏳ 112 Yıl
🚩 KURULUŞ:

Olay: Dandanakan Muharebesi. Tarih: 23 Mayıs 1040. Açıklama: Tuğrul ve Çağrı Bey komutasındaki göçebe Selçuklu ordusunun, dönemin en donanımlı yerleşik ordusu olan Gaznelileri (Sultan Mesud'u) Dandanakan ovasında kesin bir yenilgiye uğratması. Bu zaferle Gazneli tahakkümü yıkılmış, Selçuklular Horasan'da tam bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. (1038'de Nişabur'da hutbe okunması da de facto kuruluştur, ancak askeri ve de jure bağımsızlık Dandanakan'dır).

📖 BÖLÜMLER (İçindekiler)

BİRİNCİ BÖLÜM:

SELÇUKLULARIN KÖKENİ, TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞLARI VE İSLAMİYET’İ KABULÜ

Kökenleri ve Oğuz Yabgu Devleti İçindeki Konumları Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kuranlar, 24 Oğuz kabilesinden biri olan Kınık boyuna mensuptur. Hanedanın atası olan Dukak, X. yüzyılda Aral Gölü’ne dökülen Seyhun Nehri havzasında, Yenikent merkezli olarak hüküm süren Oğuz Yabgu Devleti’nde “Subaşı” (ordu komutanı) olarak görev yapmaktaydı. Dukak, “Temür-yalığ” (Demir yaylı) unvanıyla anılan, Yabgu’nun çok güvendiği, kendisine büyük ehemmiyet verdiği ve daima istişare ettiği nüfuzlu bir beydi.

Selçuk Bey’in Yükselişi ve Cend’e Göç Dukak’ın ölümünün ardından, yaklaşık 17-18 yaşlarında olan oğlu Selçuk Bey, askeri kabiliyeti ve şöhreti sayesinde birkaç yıl sonra Yabgu tarafından babasının yerine Subaşı tayin edildi. Ancak Selçuk Bey’in giderek artan itibarı ve gücü, Oğuz Yabgusu ile arasının açılmasına sebep oldu. X. yüzyılın ikinci yarısında (yaklaşık 985-986 yıllarında), kendisine ve boyuna yönelik bir tehdit hisseden Selçuk Bey, bağlılarıyla birlikte Aral Gölü’nün ötesindeki Cend şehrine göç etmek zorunda kaldı. Bu göç, Selçukluların tarih sahnesine müstakil bir siyasi aktör olarak çıkmalarının ilk ve en kritik adımıdır.

İslamiyet’i Kabul ve Gaza Anlayışı Cend şehri, İslam dünyası ile gayrimüslim bozkır bölgesi arasında bir sınır (uç) şehriydi. Selçuk Bey ve maiyeti, burada İslam dininin üstünlüğünü ve Müslüman tüccarlar ile mutasavvıfların faaliyetlerini yakından görerek kendi rızalarıyla İslamiyet’i kabul ettiler. Selçuklular, Müslüman olduktan sonra İslam dinini samimiyetle benimsediler ve Zandana valisine bir elçi göndererek kendilerine İslamiyet’i öğretecek din adamları talep ettiler.

Yeni dinlerine sıkı sıkıya bağlanan Selçuk Bey, Oğuz Yabgusu’nun vergi tahsildarlarını “Müslümanlar kafirlere haraç vermez” diyerek Cend’den kovdu ve eski efendisi Yabgu’ya karşı cihat ilan etti. Selçukluların İslamiyet’i kabul etmesi, onlara sadece manevi bir inanç kazandırmakla kalmamış; aynı zamanda onları “cihat eden kutsal gaziler” konumuna yükselterek Selçuk Bey’in “el-Melikü’l-Gazi” unvanını almasını sağlamıştır. Bu gaza ideolojisi, Orta Asya’dan kopup gelen Türkmenler için Cend’i bir cazibe merkezi haline getirmiş ve Selçukluların etrafında gönüllü büyük bir askeri güç toplanmasına vesile olmuştur.

Siyasi İttifaklar ve Selçuk Bey’in Vefatı Cend havalisinde bağımsız bir askeri güce dönüşen Selçuklular, X. yüzyılın sonlarına doğru bölgenin en önemli siyasi güçlerinden biri olan Samaniler ile ittifak kurdular. Karahanlıların ve Gaznelilerin baskısı altında zayıflayan Samaniler, yardıma muhtaç bir duruma düşünce Selçuk Bey’den askeri destek istediler. Oğlu Arslan Yabgu’yu yardıma gönderen Selçuk Bey’in bu desteği karşılığında, Samaniler Buhara ve Semerkant arasındaki Nur kasabası ile çevresini Selçuklulara yurt olarak verdiler. Böylece Selçuklular Maveraünnehir bölgesine resmen yerleşmiş oldular. Selçuk Bey, bu amansız cihat ve mücadeleler sırasında en büyük oğlu Mikail’i (955’ten sonra) şehit verdi ve yetim kalan torunları Tuğrul ve Çağrı Beyleri bizzat kendi himayesine alarak yetiştirdi.

Selçuk Bey, 1007 veya 1009 yılında, yaklaşık 100 yaşlarında Cend şehrinde vefat etti. Onun ölümünün ardından ailenin liderliğini üstlenen oğlu Arslan Yabgu (İsrail), Karahanlılar ve Gazneliler ile olan siyasi dengelerde etkili bir rol oynadıysa da, Gazneli Mahmud tarafından hileyle esir edilerek (1025) Hindistan’daki Kalincar Kalesi’ne hapsedildi. Liderin esaret altına alınması Selçuklular için büyük bir sarsıntı yaratsa da, bu durum ailenin liderliğinin şehit Mikail’in oğulları Tuğrul ve Çağrı Beylerin eline geçmesine neden oldu. Bu iki kardeşin mükemmel uyumu, Selçuklu boyunu bir dünya imparatorluğuna dönüştürecek olan yeni devrin kapılarını aralayacaktı.

 

İKİNCİ BÖLÜM:

BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ, DANDANAKAN SAVAŞI VE DEVLETİN KURULUŞU

Maveraünnehir ve Harezm’den Horasan’a Göç Selçuklu ailesinin lideri Arslan Yabgu’nun Gazneli Mahmud tarafından esir edilmesinin ardından ailenin sorumluluğunu üstlenen Tuğrul ve Çağrı Beyler, Maveraünnehir’de Karahanlıların ağır baskısına maruz kaldılar ve eski müttefikleri Ali Tegin ile bozulan ilişkileri sonucu zor duruma düştüler. Kendilerine güvenli bir yurt bulmak amacıyla Harezm bölgesine geçen Selçuklular, 1034 yılında eski düşmanları Cend Emiri Şah Melik’in ani bir baskınına uğrayarak yedi-sekiz bin kayıp verdiler ve büyük bir yıkım yaşadılar. Bu büyük felaketin ardından Maveraünnehir ve Harezm coğrafyasında barınamayacaklarını anlayan Selçuklu Türkmenleri, 1035 yılının baharında Ceyhun Nehri’ni geçerek Gazneli egemenliğindeki Horasan’a girdiler ve Nesa, Ferava civarına yerleştiler.

Selçuklular, Horasan’a ulaştıklarında Gazneli idarecisi Suri aracılığıyla Sultan Mesud’a bir mektup göndererek, sınırları koruma hizmetine karşılık kendilerine bu bölgede yurt verilmesini talep ettiler. Ancak bu talebi bir saygısızlık ve isyan belirtisi olarak gören Sultan Mesud, Hacib Beydoğdu komutasında 17.000 kişilik ağır silahlı bir orduyu Selçukluları yok etmek üzere üzerlerine gönderdi. Haziran 1035’te gerçekleşen Nesa Savaşı’nda Selçuklular, ağır Gazneli birliklerini çöle çekip üstün manevra kabiliyetleriyle pusuya düşürerek onlara ağır bir yenilgi yaşattılar. Bu parlak zaferin ardından barış yapmak zorunda kalan Gazneliler, Selçuklu liderlerine “Dihkan” unvanı vererek Nesa, Ferava ve Dihistan bölgelerini resmen onlara tahsis ettiler.

Gerilimin Tırmanması ve Serahs Savaşı (1038) Selçukluların Horasan’da meşruiyet kazanmasıyla birlikte Maveraünnehir’den kopup gelen konar-göçer Türkmenlerin onlara katılımı hızla arttı ve kendilerine ayrılan dar otlaklar yetersiz kalmaya başladı. Yaşadıkları geçim ve yer darlığı sıkıntısı nedeniyle Selçukluların Merv, Serahs ve Baverd şehirlerini talep etmeleri ve bölgede akınlara başlamaları üzerine Sultan Mesud, ordusunun başkumandanı Sübaşı’nı devasa bir orduyla Türkmenleri Horasan’dan atması için görevlendirdi.

1038 yılının Mayıs ayında Serahs (Talhab) yakınlarında yapılan muharebede, Çağrı Bey’in uyguladığı stratejiler sayesinde Selçuklular, Sübaşı komutasındaki Gazneli ordusunu bir kez daha kesin bir bozguna uğrattılar. Bu zafer, Horasan’daki Gazneli hakimiyetini sarsan kritik bir eşik oldu. Serahs zaferinin ardından Selçuklular, Horasan’ın en önemli merkezi olan Nişabur’a yöneldiler. Şehre giren Tuğrul Bey, Sultan Mesud’un tahtına oturarak “Sultan-ı Muazzam” unvanıyla kendi adına hutbe okuttu. Çağrı Bey ise Merv şehrini ele geçirerek bölgede “Melikü’l-Mülük” (Hükümdarların Hükümdarı) unvanıyla anılmaya başlandı. Nişabur’un fethi sırasında Çağrı Bey şehri göçebe adetiyle yağmalamak istemişse de, Tuğrul Bey buna şiddetle karşı çıkarak Selçukluların artık sadece bir göçebe boy olmadığını, İslami ve yerleşik bir devlet vizyonuna sahip olduklarını göstermiştir.

Dandanakan Savaşı: Bir Ölüm Kalım Mücadelesi (1040) Art arda alınan bu ağır yenilgilerin, imparatorluğunun sonunu getireceğini anlayan Sultan Mesud, Selçukluları yeryüzünden silmek amacıyla 1040 yılı ilkbaharında, fillerle desteklenmiş ve ağır zırhlı birliklerden oluşan yüz bin kişilik devasa bir orduyla bizzat sefere çıktı. Karşılarına çıkan bu büyük ve donanımlı Gazneli ordusu karşısında başta Tuğrul Bey olmak üzere bazı Selçuklu beyleri Horasan’ı terk etmeyi düşünmüşlerse de, askeri bir deha olan Çağrı Bey’in savaşma konusundaki kararlılığı ve Gazneli ordusunun hantal, yavaş yapısını vurgulaması üzerine meydan okuma kararı alındı.

Selçuklular, Gaznelilerle doğrudan ve cepheden bir meydan savaşına girmek yerine, geleneksel vur-kaç taktikleri (turan taktiği) uygulayarak düşmanı çöllere çektiler ve Gazneli ordusunun güzergahı üzerindeki tüm su kuyularını taş ve leşlerle doldurarak tahrip ettiler. Haftalarca süren açlık, kavurucu sıcak, susuzluk ve gece-gündüz kesilmeyen ani Selçuklu baskınları nedeniyle hem fiziksel hem de psikolojik olarak tükenen Gazneli ordusu, Merv yakınlarındaki Dandanakan Hisarı önlerinde tam bir çözülme yaşadı. 23 Mayıs 1040 Cuma günü gerçekleşen nihai çarpışmada, Gazneli ordusundaki bazı köle askerlerin (gulamların) saf değiştirerek Selçuklulara katılmasıyla ordu tamamen dağıldı; Sultan Mesud savaş meydanından çok az sayıda adamıyla Gazne’ye zar zor kaçabildi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin Resmen Kuruluşu ve Teşkilatlanma Dandanakan Zaferi’nin hemen ardından savaş meydanında süratle bir çadır ve taht kurularak Tuğrul Bey “Horasan ve Acem mülkünün padişahı” ilan edilmiş ve beyler tarafından kendisine biat edilmiştir. Bu zaferden kısa bir süre sonra Merv şehrinde büyük bir Kurultay toplanarak, kazanılan başarı taçlandırılmış ve yeni kurulan devletin hukuki, idari temelleri atılmıştır.

Eski Türk egemenlik telakkisine (ülkenin hanedan üyelerinin ortak malı olması) uygun olarak ülke toprakları Selçuklu hanedanı üyeleri arasında paylaştırıldı; Tuğrul Bey batı bölgelerinin (Nişabur ve henüz fethedilecek olan Irak tarafı) hakimi olarak mutlak ‘Sultan’ ilan edilirken, Çağrı Bey devletin doğu bölgelerinin (Merv, Belh ve Ceyhun’a kadar olan saha) idaresini üstlenen geniş yetkili bir ‘Melik’ oldu, amcaları Musa Yabgu’ya ise güneyde Herat ve Sistan bölgeleri verildi. Bununla birlikte hanedanın diğer yetenekli üyelerinden İbrahim Yınal, Kutalmış ve Kavurd gibi isimler de fethedilecek yeni hudut bölgelerine ve seferlere yönlendirildi.

Devletin meşruiyetini uluslararası alanda tescillemek ve İslam dünyasındaki konumunu sağlamlaştırmak için Ebü İshak el-Fukkai elçiliğinde Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah’a tarihi bir fetihname gönderilmiş, bu mektupta Sünni hilafet makamına olan katı bağlılık ile ele geçirilen bölgelerde adaletle hükmetme sözü verilmiştir. Bu adımlarla birlikte askeri teşkilatı, vezaret makamı ve fetih politikasıyla Büyük Selçuklu İmparatorluğu resmen kurulmuş; bozkırda yurt arayan göçebe bir topluluktan, Ortadoğu’nun, Türk-İslam dünyasının ve cihan tarihinin kaderini değiştirecek görkemli bir imparatorluğa dönüşüm süreci tamamlanmıştır.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

TUĞRUL BEY DÖNEMİ, BAĞDAT SEFERİ VE SÜNNİ İSLAM’IN HAMİLİĞİ

Sultan İlan Edilmesi ve İran’da Selçuklu Hakimiyetinin Kurulması Dandanakan Zaferi’nin ardından Merv’de toplanan kurultayda “Sultan” ilan edilen Tuğrul Bey, devletin batı bölgelerinin fethiyle görevlendirilmişti. Eski Türk devlet geleneğine uygun olarak hakimiyet sahalarını hanedan üyeleri arasında paylaştıran Tuğrul Bey, devleti teşkilatlandırma çalışmalarına ağırlık verdi. Nişabur’dan sonra 1042-1043 yıllarında Cürcan ve Taberistan’ı (Ziyariler ve Bavendiler), ardından Harezm bölgesini hakimiyeti altına alan Tuğrul Bey, Rey şehrini ele geçirerek burayı Selçuklu Devleti’nin yeni başkenti yaptı. Hemedan ve İsfahan (Kakuyiler) gibi önemli merkezlerin de fethedilmesiyle Selçuklu hakimiyeti İran’ın dört bir yanına yayıldı. Bu hızlı genişleme karşısında Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah, 1043-1044 yıllarında meşhur hukukçu el-Maverdi’yi elçi olarak Tuğrul Bey’e gönderip sınır ihlalleri ve Türkmen akınlarından şikayetçi olmuşsa da, bu elçilik kurumu aynı zamanda Selçuklu Devleti’nin Abbasiler tarafından resmen tanındığının bir göstergesi olmuştur. Bu diplomatik temasların ardından Tuğrul Bey, bastırdığı sikkelerde kendisi için “es-Sultanü’l-Muazzam” ve “Şahanşah” unvanlarını kullanmaya başlamıştır.

Anadolu Seferleri ve Bizans ile İlk Diplomatik Antlaşma Horasan’a ve İran’a sığamayan, sürekli doğudan kopup gelen kalabalık Türkmen kitlelerini kontrol altında tutmak ve onlara yeni yurtlar bulmak mecburiyetinde olan Tuğrul Bey, bu göçebe unsurları planlı bir şekilde Batı’ya, Anadolu ve Kafkasya’ya yönlendirdi. 1048 yılında İbrahim Yınal ve Kutalmış komutasındaki Selçuklu ordusu, Pasinler’de (Hasan-kale) Bizans ve Gürcü birleşik kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğratarak Gürcü komutan Liparit’i esir aldı. Bu tarihi zaferin ardından barış isteyen Bizans İmparatoru’nun talebi üzerine Liparit fidye alınmaksızın serbest bırakıldı ve 1049-1050 yıllarında Bizans ile önemli bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre İstanbul’da Emeviler döneminde yaptırılan cami tamir edilecek, caminin mihrabına Selçuklu hakimiyet sembolü olan ok ve yay işlenecek ve Cuma hutbesi Şii Fatımi Halifesi yerine Sünni Abbasi Halifesi ve Sultan Tuğrul Bey adına okutulacaktı. 1054 yılına gelindiğinde Tuğrul Bey, bizzat Anadolu seferine çıkarak Muradiye (Bargiri) ve Erciş’i fethetmiş; ancak dönemin en müstahkem kalelerinden biri olan Malazgirt’i kuşatmasına rağmen ele geçiremeyerek kışın yaklaşmasıyla geri dönmek zorunda kalmıştır.

Bağdat Seferi ve Şii-Büveyhi Tahakkümünün Sona Ermesi Şii Büveyhilerin ve onların Türk komutanı Arslan el-Besasiri’nin Bağdat’taki tahakkümü altında adeta esir hayatı yaşayan Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah, içine düştüğü bu durumdan kurtarılması için Tuğrul Bey’i defalarca Bağdat’a davet etti. Hac yollarının güvenliğini sağlamak, Sünni hilafeti kurtarmak ve Mısır’daki Şii Fatımi tehlikesini ortadan kaldırmak gibi cihanşümul hedeflerle yola çıkan Tuğrul Bey, Aralık 1055’te büyük bir merasimle Bağdat’a girdi. Şehirde Selçuklu ordusu ile yerel ahali ve Büveyhi kuvvetleri arasında patlak veren kanlı çatışmaların ardından Tuğrul Bey, olayların sorumlusu tuttuğu son Büveyhi hükümdarı el-Melikü’r-Rahim’i tutuklatarak hapse attırdı ve 100 yılı aşkın süredir devam eden Büveyhi Devleti’ne resmen son verdi. Bağdat’ta asayişi, vergileri ve idari yapıyı yeniden düzenleyen Tuğrul Bey, Dicle kenarında kendisinin ve devlet ricalinin ikameti için saray, cami ve kışlaların bulunduğu “Medinetü Tuğrul Beg” (Tuğrul Bey Şehri / Tuğruliye) adında muazzam bir yerleşim alanı inşa ettirdi.

İbrahim Yınal İsyanı, Besasiri’nin Bağdat’ı İşgali ve Nihai Zafer Tuğrul Bey, Kuzey Irak ve El-Cezire bölgesinde Fatımiler’in desteğiyle hareket eden Arslan Besasiri’yi etkisiz hale getirmek için uğraşırken, anne bir kardeşi İbrahim Yınal’ın Fatımiler tarafından tahrik edilip büyük bir isyan başlatması devleti uçurumun kenarına getirdi. Tuğrul Bey, isyanı bastırmak için ordusuyla Hemedan’a çekilince savunmasız kalan Bağdat, Aralık 1058’de Arslan el-Besasiri tarafından işgal edildi. Besasiri, Abbasi Halifesi’ni esir alıp Ane Kalesi’ne hapsetti ve Bağdat’ta tam kırk dört hafta boyunca Şii Fatımi Halifesi el-Mustansır adına hutbe okutarak Sünni halka büyük zulümler yaşattı.

Bu ağır buhran döneminde yeğenleri Alp Arslan, Kavurd ve Yakuti’nin askeri desteğiyle toparlanan Tuğrul Bey, Temmuz 1059’da Rey yakınlarında İbrahim Yınal’ı kesin bir mağlubiyete uğratarak onu yay kirişiyle boğdurdu. Taht kavgasını bitiren Sultan, derhal Bağdat’a yöneldi. Ocak 1060’ta Bağdat’a giren Tuğrul Bey, Halife el-Kaim Biemrillah’ı esaretten kurtararak büyük bir hürmetle tekrar makamına oturttu. Kaçan Arslan el-Besasiri ise kısa süre sonra yakalanarak idam edildi ve başı İbret-i alem için Bağdat sokaklarında teşhir edildi.

Halifenin Kızıyla Evlilik, Muazzam Unvanlar ve Tuğrul Bey’in Vefatı İslam alemini büyük bir kargaşadan, Sünni hilafeti ise yok olmaktan kurtaran Tuğrul Bey’e Halife tarafından tarihte eşine az rastlanır bir itibar gösterildi. Halife, Tuğrul Bey’e çifte kılıç kuşatıp taç giydirerek ona “Melikü’l-Maşrık ve’l-Mağrib” (Doğunun ve Batının Hükümdarı), “Rükneddin” (Dinin Direği) ve “Kasimu Emirü’l-Müminin” (Müminlerin Emirinin Ortağı) unvanlarını tevcih etti. Bu tarihi an, İslam dünyasında dini otoritenin Halife’de, siyasi ve dünyevi otoritenin ise resmen Selçuklu Sultanı’nda toplandığının ilanıydı.

Hayatının son demlerinde Tuğrul Bey, vefat eden kıymetli eşi Altuncan Hatun’un da vasiyeti üzerine, soyunu Hz. Peygamber’in ailesiyle birleştirip dünya ve ahiret şerefine nail olmak maksadıyla Halife’nin kızı Seyyide Hatun ile evlenmek istedi. Halife’nin kızını bir Türk sultanına verme konusundaki şiddetli direnişi ve itirazlarına rağmen, veziri Amidülmülk el-Kündüri’nin sert diplomatik baskıları sonucu Ağustos 1062’de bu tarihi nikah kıyıldı. Düğün merasiminin ardından hastalanarak eşiyle birlikte başkenti Rey’e dönmek zorunda kalan Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı Sultan Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063 tarihinde, yetmiş yaşlarındayken çocuğu olmadan vefat etti. Yerine, ağabeyi Çağrı Bey’in yetenekli oğlu Alp Arslan geçecekti.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:

SULTAN ALPARSLAN DÖNEMİ VE MALAZGİRT ZAFERİ

Taht Mücadelesi, İktidarın Sağlanması ve Nizamülmülk’ün Yükselişi Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk sultanı Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063 tarihinde geride bir evlat bırakmadan vefat ettiğinde, Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’ı veliaht tayin etmişti. Vezir Amidülmülk Kündüri bu vasiyete uyarak Rey şehrinde Süleyman’ı tahta çıkardı, ancak devletin diğer güçlü isimleri bu kararı tanımadı. Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, emrindeki 50.000 Türkmen ile kendi sultanlığını ilan ederek başkent Rey’i kuşattı. Öte yandan, Horasan’da güçlü bir konumda bulunan Çağrı Bey’in diğer oğlu Alp Arslan, taht üzerinde hak iddia ederek hızla batıya doğru harekete geçti.

Kutalmış ve Alp Arslan kuvvetleri 1063 sonlarında (veya Ocak 1064’te) Damgan civarındaki Dih-i Nemek (Milh Vadisi) yakınlarında karşı karşıya geldi. Kutalmış’ın müneccimlerine inanarak tereddüt yaşadığı bir sırada, Alp Arslan ordusuna bizzat liderlik ederek şiddetli bir taarruz başlattı ve rakibini ağır bir mağlubiyete uğrattı. Kutalmış savaş meydanından kaçarken atından düşerek öldü. Rakiplerini bertaraf eden Alp Arslan, 1063 yılının sonlarında Rey’de tahta çıktı. Saltanatını güvence altına alan Alp Arslan’ın ilk önemli icraatı, kendisine başlangıçta direnen ve Türkmen beylerinin tepkisini çeken Vezir Amidülmülk Kündüri’yi azledip (daha sonra da idam ettirerek), yerine Selçuklu ve İslam tarihine damga vuracak olan Nizamülmülk‘ü vezaret makamına getirmek oldu. 1064 yılı Nisan ayında Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah, yeni sultan adına Bağdat’ta hutbe okutarak ona Adudüddevle ve Ebu Şüca gibi unvanlar verdi ve saltanatını resmen tasdik etti.

“Fethin Babası” Unvanı ve Ani’nin Fethi Tahtını güvence altına alan Sultan Alp Arslan, devletinin hedefini Hıristiyan topraklarına ve gaza ideolojisine çevirerek Kafkasya ve Doğu Anadolu üzerine büyük bir sefer başlattı. 1064 yılında oğlu Melikşah ve Vezir Nizamülmülk ile birlikte çıktığı bu seferde, Bizans’ın en önemli sınır üslerinden olan, zapt edilemez gözüyle bakılan tahkimatlı Ani Kalesi‘ni haftalar süren şiddetli bir kuşatmanın ardından 16 Ağustos 1064’te fethetti. Bu görkemli zafer üzerine Abbasi Halifesi, Sultan’a “Ebu’l-Feth” (Fethin Babası) unvanını tevcih etti.

Sultan Alp Arslan saltanatı boyunca içeride de dirayetli bir duruş sergiledi. Kendisinin sultanlığını baştan beri kabullenemeyen Kirman Meliki olan ağabeyi Kavurd’un isyanlarını bastırdı, ancak ailevi bağlara ve kardeş kanı dökmemeye özen göstererek onu her defasında affetti. Ayrıca kuzey sınırlarını güvence altına almak için 1065 yılında Üstyurt ve Mangışlak seferlerine çıktı, Hazar Denizi kıyılarındaki Türkmen ve Kıpçakları itaat altına alıp Cend’de atası Selçuk Bey’in mezarını ziyaret etti. Siyasi istikrarı kalıcı kılmak adına, 1066 yılında oğlu Melikşah’ı veliaht ilan ederek Selçuklu ülkesinin idari paylaşımını gerçekleştirdi.

Mısır Seferi ve Yaklaşan Büyük Tehlike Alp Arslan döneminde İslam dünyası, Sünni Abbasi hilafeti ve Şii Fatımi hilafeti olarak kesin bir kamplaşma içindeydi. 1070 yılında, Mısır’daki Fatımi sarayında yaşanan buhranlar üzerine Sultan Alp Arslan, Şii egemenliğine kesin bir darbe vurmak ve İslam dünyasını Sünni sancak altında birleştirmek maksadıyla devasa bir orduyla Mısır’a doğru yola çıktı. Doğu Anadolu’dan geçerken Malazgirt ve Erciş kalelerini aldıktan sonra Güneydoğu Anadolu üzerinden Halep’e ulaştı ve Mirdasileri itaat altına aldı.

Tam Mısır’a yönelmek üzereyken, Bizans İmparatoru Romanos Diogenes‘in 100 bin ile 200 bin arasında olduğu tahmin edilen çok kalabalık ve donanımlı bir orduyla (içinde Frank, Norman, Slav, Peçenek, Uz ve Gürcü paralı askerlerin de bulunduğu) Anadolu’daki Türk varlığını tamamen silmek ve İran içlerine kadar ilerlemek amacıyla payitahttan yola çıktığı haberini aldı. Bu muazzam tehdit karşısında Alp Arslan, Mısır seferini iptal ederek süratle geri dönmek zorunda kaldı ve Fırat’ı geçerken ordusunun bir bölümünü kaybetmesine rağmen hızla Doğu Anadolu’ya yöneldi.

Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071) Alp Arslan, Ahlat civarına geldiğinde çevreden katılan birliklerle 40.000-50.000 kişilik bir ordu toparlamıştı. Öncelikli olarak kan dökülmesini engellemek ve Bizans’ın kararlılığını ölçmek için Halife’nin elçisi İbn Muhalleban’ı barış teklifiyle İmparator’a gönderdi. Ancak devasa ordusuna ve teçhizatına güvenen, zaferden emin olan Romanos Diogenes, barış teklifini küçümseyerek “Barış ancak Rey’de yapılabilir. İsfahan’da kışlayacağız,” sözleriyle geri çevirdi.

Barış yollarının tükendiğini gören Sultan Alp Arslan, savaşın kaçınılmaz olduğunu anladı. 26 Ağustos 1071 Cuma günü, tüm İslam aleminde camilerde Selçuklu ordusunun zaferi için Halife’nin hazırlattığı duaların okunduğu saatlerde, atının kuyruğunu bizzat bağlayıp beyaz bir elbise (kefen) giyerek ordusunun önüne çıktı. Askerlerine; “Burada emreden bir sultan yoktur. Ben de sizlerden biriyim. İsteyen kalıp şehadete ve zafere yürür, isteyen döner” diyerek muazzam bir cihad ruhu aşıladı.

Selçuklu ordusu, bozkır savaş sanatının en kusursuz örneklerinden biri olan Hilal Taktiği (Kurt Kapanı / Turan Taktiği) ile savaş meydanında yerini aldı. Merkeze yapılan sahte saldırılar ve planlı geri çekilmelerle Bizans ordusunu ana karargâhından uzaklaştırıp yoran Selçuklular, akşama doğru gizlendikleri pusulardan çıkarak Bizans ordusunu ölümcül bir çembere aldılar. Savaşın en kritik anlarında, Bizans ordusunda paralı asker olarak bulunan Türk soylu Uz ve Peçenek birliklerinin Selçuklu safına geçmesi Bizans ordusunda tam bir çözülmeye neden oldu. Akşama gelindiğinde Bizans ordusu tamamen imha edilmiş, savaşta bizzat yaralanan İmparator Romanos Diogenes ise Gevherayin’in bir gulamı tarafından esir alınmıştı.

Malazgirt Sonrası: Bir Çağın Kapanışı ve Anadolu’nun Fethi Esir alınan İmparator, Alp Arslan’ın huzuruna çıkarıldığında bir hükümdara yakışır şekilde saygı gördü. İki hükümdar arasında yapılan antlaşmaya göre Bizans; 1.5 milyon altın fidye ödeyecek, her yıl 360 bin altın haraç verecek, Müslüman esirleri serbest bırakacak ve Antakya, Urfa, Malazgirt gibi şehirleri Selçuklulara teslim edecekti. Ancak Romanos Diogenes, ülkesine dönerken tahttan indirildiğini ve yerine VII. Mikhael Dukas’ın geçirildiğini öğrendi. Gözlerine mil çekilerek zindana atılan eski imparator, çok geçmeden acılar içinde hayatını kaybetti.

İmparator’un devrilmesi ve antlaşmanın geçersiz kalması üzerine Sultan Alp Arslan, emrindeki Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Artuk, Saltuk, Mengücek ve Danişmend gibi komutanlarına tarihi emrini verdi: “Bundan böyle aslan yavruları olunuz, yeryüzünde gece gündüz kartal gibi uçunuz ve Rumlara merhamet göstermeyiniz”. Bu emirle birlikte, asırlardır aşılamayan Anadolu’nun kapıları Türklere ardına kadar açıldı ve Türkmen beyleri adım adım yarımadayı fethederek Anadolu’nun Türkleşmesini ve İslamlaşmasını kalıcı kıldılar.

Sultanın Türkistan Seferi ve Şehadeti Malazgirt Zaferi’nin ardından sınırlarını güvenceye almak isteyen Sultan Alp Arslan, Karahanlı Hükümdarı Şemsülmülk’ün taşkınlıklarına ve eşi olan kendi kızını döverek öldürmesine karşılık Karahanlılar üzerine sefere çıktı. 1072 sonbaharında 200 bin kişilik devasa bir orduyla Ceyhun Nehri’ni geçip Berzem Kalesi’ni kuşattı.

Kalenin ele geçirilmesinin ardından huzura getirilen kale komutanı Yusuf el-Harezmi, sultanın kendisine hakaret ettiği düşüncesiyle çizmesinde sakladığı hançerle aniden saldırarak Alp Arslan’ı ağır şekilde yaraladı. Aldığı yaranın etkisiyle dört gün yatağa bağlı kalan büyük hükümdar, kibre kapıldığı için Allah’ın kendisini en zayıf kuluyla cezalandırdığını ifade ederek tövbe etti ve yerine Melikşah’ın geçmesini vasiyet ederek 24 Kasım 1072’de (43 yaşında) şehit oldu. Cihan sultanı olan Alp Arslan’ın naaşı, atası Çağrı Bey’in Merv’de bulunan türbesine defnedildi.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM:

SULTAN MELİKŞAH VE İMPARATORLUĞUN ALTIN ÇAĞI

Tahta Çıkışı ve İç İsyanların Bastırılması Sultan Alp Arslan’ın 1072 yılındaki ani ve trajik şehadetinin ardından, henüz 18 yaşında olan ve babası tarafından daha önce veliaht ilan edilmiş bulunan Melikşah tahta çıktı. Bu zorlu geçiş sürecinde, askerlere büyük ihsanlarda bulunarak ve uçlardaki yetenekli komutanları merkeze çağırarak Melikşah’ın saltanatını güvence altına alan kişi, Selçuklu Devleti’nin kudretli veziri Nizamülmülk idi. Melikşah’ın tahta çıkması, eski Türk veraset gelenekleri gereği bazı hanedan üyelerinin isyanına sebep oldu; özellikle amcası Kirman Meliki Kavurd Bey ve kardeşi Tekiş, yeni sultanın otoritesini tanımayarak ayaklandılar. Nisan 1073’te Hemedan yakınlarındaki Kerec’de amcası Kavurd’un ordusunu mağlup eden Melikşah, onu yay kirişiyle boğdurarak en büyük hanedan içi tehdidi bertaraf etti. Kardeşi Tekiş’in ilerleyen yıllarda çıkardığı isyanları da bastıran Sultan, sonunda onun gözlerine mil çektirerek iç muhalefeti tamamen etkisiz hale getirdi.

Cihan İmparatorluğu: Sınırların Genişlemesi ve Cihad Sultan Melikşah dönemi, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun siyasi ve askeri olarak zirveye ulaştığı, sınırların en geniş haline kavuştuğu “Altın Çağ”dır. Doğuda babasının yarım kalan hedeflerini tamamlayan Melikşah, Batı ve Doğu Karahanlı devletlerini yüksek hakimiyeti altına almış, Semerkant ve Buhara gibi önemli merkezleri fethederek Kaşgar’a kadar ilerlemiştir. Batı yönündeki fetihler de hız kesmeden devam etmiş; Halep, Antakya ve Urfa Selçuklu topraklarına katılmıştır. 1086 yılında Akdeniz sahillerine (Suveydiye) ulaşan Sultan Melikşah, atını denize sürüp kılıcını dalgalara daldırmış ve “Yüce Tanrı bana Okyanus’a kadar hüküm sürmeyi nasip etti” diyerek cihanşümul hakimiyetini ilan etmiştir. Ayrıca güneyde Mekke, Medine, Yemen ve Aden’e gönderilen emirler vasıtasıyla bu bölgeler itaat altına alınmış ve hutbeler Abbasi Halifesi ile Melikşah adına okunmuştur. Melikşah döneminde imparatorluk sınırları Doğuda Kaşgar’dan Batıda Boğaziçi’ne, Kuzeyde Kafkaslar’dan Güneyde Yemen ve Aden’e kadar muazzam bir büyüklüğe erişmiştir.

Devlet İdaresinde Nizamülmülk ve Atabeglik Kurumu Bu dönemin eşsiz bir parlaklığa kavuşmasındaki en büyük pay sahiplerinden biri, Sultan Melikşah’ın “Sen benim babamsın” diyerek geniş yetkilerle donattığı ve “Atabeg” unvanı verdiği Vezir Nizamülmülk’tür. Nizamülmülk, yalnızca bürokrasiyi yönetmekle kalmamış, askeri seferlerde komutanlık yapmış ve devletin her kademesinde devasa bir teşkilatlanma hamlesi yürütmüştür. Selçuklu ikta (toprak tahsisi) sistemini geliştirerek ordunun sürekli ve güçlü kalmasını sağlayan bilge vezir, devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair ilkeleri ve tehlikeleri anlattığı ünlü siyaset bilim eseri Siyasetname’yi (Siyerü’l-Mülük) de Sultan Melikşah’ın emriyle bu dönemde kaleme almıştır.

İmar, İlim ve Kültürde Zirve Sultan Melikşah, devletin başkentini Rey’den İsfahan’a taşıyarak burayı saraylar, mescitler, köşkler ve devasa bağlarla donattı. Hem Sultan’ın hem de Vezir’in himayesinde ilim dünyası büyük bir atılım yaşadı. Melikşah’ın emriyle İsfahan’da kurulan rasathanede Ömer Hayyam gibi dönemin en büyük astronom ve matematikçileri çalışmalar yürütmüş, güneş yılı esasına dayanan ve hata payı çok düşük olan meşhur “Celali Takvimi” hazırlanmıştır. Sünni İslam inancını pekiştirmek, Şii-İsmaili propagandaya karşı fikri bir set çekmek ve devletin ihtiyaç duyduğu kalifiye memurları yetiştirmek maksadıyla Bağdat, İsfahan, Nişabur ve Merv başta olmak üzere ülkenin dört bir yanı Nizamiye Medreseleri ile donatıldı.

Melikşah, yalnızca Müslümanların değil, tebaası olan gayrimüslimlerin de refahını ve adaletini gözetmiştir. Ani Ermeni Patriği’nin ricası üzerine kilise ve manastırları vergiden muaf tutmuş; bu merhameti sayesinde Hıristiyan kaynaklarında dahi “herkesin babası ve iyi niyet sahibi bir zat” olarak hürmetle anılmıştır. Sürek avlarına büyük bir tutkusu olan Sultan, avladığı binlerce hayvanın tırnak ve boynuzlarından çöllerde gözetleme kuleleri (minareler) inşa ettirse de, öldürdüğü her hayvan için ihtiyaç sahiplerine altın sadaka dağıtarak vicdani bir denge kurmaya özen göstermiştir.

Hilafet ile İlişkiler ve İktidar Çatışmaları Melikşah döneminde Abbasi Hilafeti ile ilişkiler, Selçuklu otoritesinin mutlak üstünlüğüne dayalı bir eksene oturdu. Sultan, 1087 yılında Bağdat’a ihtişamlı bir giriş yaptığında Halife el-Muktedi tarafından kendisine çifte kılıç kuşatılmış ve o, resmen “Doğunun ve Batının Hükümdarı” ilan edilmiştir. Melikşah, kızı Mahmelek Hatun’u Halife ile evlendirerek siyasi gücünü soy bağıyla hilafet makamına da perçinlemek istedi. Nitekim bu evlilikten doğan torunu Ebu’l-Fazl Cafer’i halife ilan ettirerek hilafet ve saltanatı tek bir kanda birleştirmeyi amaçlamışsa da, Halife’nin buna ayak diremesi üzerine sertleşmiş ve ölümünden kısa süre önce Halife’ye Bağdat’ı terk etmesi için on günlük bir ültimatom vermiştir.

Batıni Tehdidi, İki Büyük Ölüm ve Çöküşün Ayak Sesleri İmparatorluk en güçlü günlerini yaşarken, Sünni Selçuklu yapısına karşı yıkıcı bir tehdit içeriden filizlendi. Hasan Sabbah önderliğindeki Şii-Batıni (Nizari-İsmaili) hareketi, 1090 yılında Alamut Kalesi’ni ele geçirerek buradan devlet adamlarına yönelik suikastlar düzenlemeye başladı. Melikşah döneminin sonlarına doğru, Sultan’ın eşi Terken Hatun’un kendi oğlu Mahmud’u veliaht yapma ihtirası ve saray entrikaları yüzünden, ömrünü devlete adamış olan Nizamülmülk ile Sultan’ın arası açıldı. Bu siyasi kriz ortamında, Batınilere karşı en sert tedbirleri alan Nizamülmülk, 14 Ekim 1092’de Nihavend yakınlarında bir Batıni fedaisi tarafından hançerlenerek şehit edildi.

Bu büyük devlet adamının kaybından yalnızca 35 gün sonra, Halife’ye verdiği sürenin dolmasını bekleyen Sultan Melikşah, 19 Kasım 1092’de Bağdat’ta 38 yaşında şüpheli bir şekilde (muhtemelen zehirlenerek) hayatını kaybetti. Devleti altın çağına ulaştıran bu iki eşsiz liderin peş peşe ve beklenmedik ölümleri, cihan imparatorluğunu derinden sarsacak, devleti yıllarca sürecek taht kavgalarına ve yıkıcı bir “Fetret Devri”ne sürükleyecektir.

 

ALTINCI BÖLÜM:

FETRET DEVRİ, TAHT KAVGALARI VE BATINİ (İSMAİLİ) TEHDİDİ

Sultan Melikşah’ın Vefatı ve Terken Hatun’un İhtirası Büyük Selçuklu Devleti’ne en parlak dönemini yaşatan Sultan Melikşah’ın 1092 yılında beklenmedik ve şaibeli ölümü, imparatorluğu derinden sarsan büyük bir buhranın ve taht kavgalarının fitilini ateşledi. Melikşah’ın eşi Terken Hatun, kocasının ölümünü gizleyerek kendi ihtirasları doğrultusunda henüz 5 yaşındaki oğlu Mahmud‘u sultan ilan ettirebilmek için emir ve askerlere 20 milyon dinar gibi devasa bir meblağ dağıttı. Halife el-Muktedi’yi de bir şekilde ikna ederek Bağdat’ta oğlu adına hutbe okutmayı başardı. Ancak merhum vezir Nizamülmülk’e bağlı olan ve “Nizamiyye” olarak bilinen gulamlar ile devlet adamları, Melikşah’ın 14 yaşındaki büyük oğlu Berkyaruk‘u destekleyerek onu Rey şehrine kaçırdılar ve burada “Sultan” ilan ettiler. İki taraf arasında 17 Ocak 1093’te Burucird’de yapılan savaşta, Terken Hatun’un ordusundaki bazı emirlerin saf değiştirmesiyle Berkyaruk galip geldi ve saltanat yolunda ilk büyük engel aşılmış oldu.

Amcaların İsyanları: Tutuş ve Arslan Argun Berkyaruk, Terken Hatun tehdidini bertaraf etse de, eski Türk hakimiyet anlayışı gereği tahtta hak iddia eden diğer hanedan üyeleriyle, özellikle amcalarıyla savaşmak zorundaydı. Suriye Meliki olan amcası Tutuş, Berkyaruk’un sultanlığını tanımayarak isyan etti ve Azerbaycan üzerinden Hemedan’a kadar ilerledi. Ancak 1095 yılında Rey civarında yapılan nihai savaşta Berkyaruk, güçlü amcası Tutuş’u mağlup ederek onun savaş meydanında ölümüne sebep oldu. Diğer bir isyan ise devletin doğusunda, Horasan’da patlak verdi. Amcası Arslan Argun, bölgede bağımsız hareket etmeye başlamıştı; Berkyaruk onun üzerine ordular sevk ettiyse de asıl çözüm, Arslan Argun’un 1097 yılında kendi kölesi tarafından hançerlenerek öldürülmesiyle geldi. Bu ölümün ardından Berkyaruk, kardeşi Sencer’i Horasan’a melik olarak atayarak doğudaki düzeni sağlama yoluna gitti.

Kardeşler Arası Yıkıcı Savaşlar: Berkyaruk ve Muhammed Tapar Berkyaruk’un saltanatının en büyük ve en yıpratıcı mücadelesi, kardeşi Muhammed Tapar ile girdiği uzun soluklu iç savaş oldu. Berkyaruk tarafından vezirlik makamından azledilen ihtiraslı Müeyyidülmülk b. Nizamülmülk, intikam hırsıyla Gence Meliki olan Muhammed Tapar’ın yanına giderek onu ağabeyine karşı kışkırttı ve isyana teşvik etti. Bu tahriklerin sonucunda Muhammed Tapar, 1099 yılında Berkyaruk adına okunan hutbeyi keserek kendi sultanlığını ilan etti.

İki kardeş arasında devleti adeta tüketen beş büyük savaş yaşandı:

  1. Sefidrud Savaşı (Mayıs 1100): Hemedan yakınlarında yapılan bu ilk savaşı Muhammed Tapar kazandı. Berkyaruk, yanındaki sadece 50 kişiyle savaş meydanını terk etmek zorunda kaldı.
  2. Hemedan Savaşı (Nisan 1101): Yeniden toparlanan Berkyaruk, bu kez Muhammed Tapar’ı ağır bir bozguna uğrattı. Savaşın en önemli sonucu, fitnenin baş mimarı olan Vezir Müeyyidülmülk’ün esir düşmesi ve bizzat Sultan Berkyaruk tarafından kılıçla öldürülmesidir.
  3. Ruzraver Antlaşması (1101): Üçüncü karşılaşmanın ardından taraflar barış masasına oturdu. Devletin fiilen ikiye bölündüğü bu antlaşma kısa ömürlü oldu.
  4. Rey Savaşı (Şubat-Mart 1102): Muhammed Tapar’ın antlaşmayı bozarak yeniden isyan etmesi üzerine yapılan savaşı Berkyaruk kazandı ve kardeşini İsfahan’a kadar kovalayıp şehri kuşattı.
  5. Hoy Savaşı (Şubat 1103): İki kardeş arasındaki beşinci ve son savaş da Berkyaruk’un kesin zaferiyle sonuçlandı.

1104 Antlaşması ve Sultan Berkyaruk’un Vefatı Yıllar süren bu kardeş kavgaları, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu maddi ve manevi olarak çökertmişti. On binlerce Müslüman’ın kanı dökülmüş, tarım yapılamamış, ticaret durmuş, hazine boşalmış ve şehirler harabeye dönmüştü. Tükendiklerini anlayan taraflar 1104 yılının Ocak ayında nihai bir barış antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmaya göre; Berkyaruk “Sultan”, Muhammed Tapar ise “Melik” unvanı taşıyacak; Azerbaycan, Diyarbekir, el-Cezire ve Musul Muhammed Tapar’ın idaresine bırakılırken, Sencer Horasan’da kalacak, geri kalan tüm bölgeler Berkyaruk’a ait olacaktı. Devletin fiilen bölündüğü bu antlaşmadan kısa süre sonra, Sultan Berkyaruk yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak 22 Aralık 1104 tarihinde, henüz 25 yaşındayken vefat etti.

Fetret Devrinin İki Büyük Felaketi: Haçlılar ve Batıniler Selçuklu şehzadelerinin birbirleriyle giriştikleri bu kanlı “Fetret Devri” iktidar mücadeleleri, dışarıda ve içeride devletin ölümcül yaralar almasına sebep oldu. Birincisi, Batı’dan kopup gelen ve Ortadoğu’yu hedef alan Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) idi. Selçuklu hanedanının kendi iç savaşlarıyla meşgul olmasından faydalanan Haçlılar, karşılarında birleşik bir İslami güç bulamadılar. Bunun sonucunda Urfa, Antakya ve nihayetinde Kudüs (1099) Haçlıların eline geçti ve Ortadoğu’nun kalbinde Latin devletleri kuruldu.

İkinci büyük felaket ise içeriden, Hasan Sabbah önderliğindeki Batınilerden (Nizari İsmaililer) geldi. Merkezi otoritenin çöküşünü ve taht kavgalarını fırsat bilen Batıniler, Alamut dışındaki pek çok dağlık kaleyi de ele geçirerek siyasi etki alanlarını genişlettiler. Selçuklu coğrafyasında eşi benzeri görülmemiş bir terör havası estirdiler. Porsukoğulları, çeşitli valiler, kadılar ve din adamları fedailer tarafından suikastlerle katledilirken, halk arasına büyük bir korku ve şüphe tohumu ekildi. Batıniler işi o kadar ileri götürdüler ki, bizzat Sultan Berkyaruk’u bile bir fedai vasıtasıyla pazusundan yaralamayı başardılar. Selçuklu İmparatorluğu, fetret devrinin zayıflığı içinde, bir yandan Haçlı ordularının katliamlarına diğer yandan da Batıni terörünün gizli hançerlerine maruz kalarak tarihinin en ağır krizlerinden birini yaşadı.

 

YEDİNCİ BÖLÜM:

SULTAN SENCER VE İKİNCİ İMPARATORLUK DÖNEMİ (ÇÖKÜŞ)

Horasan Melikliği ve “İkinci İmparatorluk Devri”nin Başlaması Sultan Melikşah’ın oğlu olan Sencer, henüz çocuk yaşlarındayken ağabeyi Sultan Berkyaruk tarafından Horasan meliki olarak atanmış ve uzun yıllar bu bölgeyi başarıyla yöneterek büyük bir devlet tecrübesi kazanmıştı. Melikliği döneminde Gazneliler ve Karahanlılar üzerinde kesin bir üstünlük kurmuş, hatta 1117 yılında Gazne tahtına kendi desteklediği Behramşah’ı oturtarak bu devletleri Büyük Selçuklulara tabi hale getirmişti. Ağabeyi Sultan Muhammed Tapar’ın 1118 yılında ölümünün ardından, devlet adamları tarafından yeğeni Mahmud’un Selçuklu tahtına çıkarılmasını kabul etmeyerek ordusuyla batıya yürüdü. Ağustos 1119’da gerçekleşen Save Savaşı’nda, ordusundaki fillerin de yarattığı korkuyla yeğeni Mahmud’u ağır bir mağlubiyete uğrattı.

Bu galibiyetle birlikte “Sultanü’l-A’zam” (En Büyük Sultan) unvanını alarak Büyük Selçuklu İmparatorluğu tahtına oturan Sencer, yeğeni Mahmud’u ise affederek ona “Sultanü’l-Muazzam” unvanını verdi ve İsfahan merkezli Irak Selçuklu Devleti’nin başına geçirdi. Sencer, imparatorluğun idari merkezini İsfahan’dan kendi yıllarca yönettiği Merv şehrine taşıdı. Sultan Sencer’in devletin idaresini doğu ve batı şeklinde ikiye ayırarak gücü kendi yüksek otoritesi altında birleştirdiği bu yeni siyasi yapılanma, tarihçiler tarafından “İkinci İmparatorluk Devri” olarak adlandırılmaktadır.

Batıdaki Kargaşa, Halife ile İlişkiler ve Atabeglerin Tahakkümü Sencer, başkentini Merv’e taşıyarak yüzünü doğuya dönmüş olsa da, batıda yeğeninin idaresine bıraktığı Irak Selçuklu Devleti’ndeki bitmek bilmeyen taht kavgalarına ve atabeglerin çıkardığı kargaşalara sürekli müdahale etmek zorunda kaldı. Sultan Mahmud’un ölümünün ardından yeğenleri Mesud, Selçukşah ve Tuğrul arasındaki iktidar mücadelelerine Abbasi Halifesi el-Müsterşid’in de dahil olmasıyla batıda büyük bir kriz patlak verdi. 1132 yılında Dinever yakınlarında gerçekleşen savaşta Sencer, Halife Müsterşid ve isyancı yeğeni Mesud’un müttefik ordusunu mağlup ederek kendi adayı Tuğrul’u Irak Selçuklu tahtına oturttu. Ancak Sencer’in doğuda yaşamayı tercih edip batıya ancak zorunlu durumlarda seferler düzenlemesi, Irak Selçukluları içinde atabeglerin tahakkümünün artmasına ve Abbasi halifelerinin eski siyasi güçlerini yeniden kazanma heveslerinin eyleme dönüşmesine zemin hazırlamıştır.

Katvan Hezimeti (1141) ve Yenilmezlik Efsanesinin Yıkılışı Sencer döneminde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, doğuda Kaşgar’dan batıda Anadolu’ya, kuzeyde Kafkaslardan güneyde Yemen ve Umman’a kadar uzanan muazzam bir coğrafyaya hükmediyordu ve Selçuklu ordusu ile emirlerinde “bizi yenecek hiçbir ordu yoktur” şeklinde bir kibir, gurur ve rehavet baş göstermişti. Ancak bu yenilmezlik algısı, Karahıtayların (Çin’den Orta Asya’ya gelen Kitanlar) Türkistan’a girmesiyle yerle bir oldu. Kendisine tabi olan Karahanlılar ile Karluklar arasındaki bir anlaşmazlık neticesinde Karahıtay hükümdarı Gürhan’ın Karlukları desteklemesi savaşın fitilini ateşledi.

9 Eylül 1141 tarihinde Semerkant civarında meydana gelen Katvan (Katavan) Savaşı’nda, Sencer’in kalabalık ordusu Karahıtaylar karşısında ağır bir bozguna uğradı. Sultan Sencer savaş meydanından canını zor kurtararak yanındaki çok az adamıyla Tirmiz’e kaçarken, otuz bin civarında askeri şehit düşmüş ve eşi Terken Hatun esir alınmıştı (Terken Hatun daha sonra 500 bin dinar fidye ile kurtarılabilmiştir). Bu felaketle birlikte Ceyhun nehrinin ötesindeki topraklar tamamen kaybedilmiş ve Maveraünnehir bölgesi İslam tarihinde ilk kez gayrimüslim bir kavmin hakimiyetine girmiştir. Dahası, Katvan hezimeti Sencer’in yenilmezlik karizmasını derinden sarsmış ve ona itaat eden tabi unsurların bağımsızlık heveslerini cesaretlendirmiştir.

Harezmşah Atsız ve Gurlular ile Mücadele Sencer’in melikliği döneminden beri Harezm bölgesini yöneten ve başlangıçta Sencer’e çok sadık olan (hatta bir suikast girişiminde Sencer’in hayatını kurtaran) Harezmşah Atsız, zamanla bağımsız hareket etmeye başladı. Sencer, 1138, 1143 ve 1147 yıllarında Atsız üzerine tam üç kez büyük sefer düzenledi ve onu her seferinde mağlup etmesine rağmen merhamet gösterip affetti. Katvan sonrasındaki zafiyetten yararlanarak bağımsızlığını ilan eden bir diğer güç olan Gurluların hükümdarı Alaeddin Hüseyin (Gazne’yi yakıp yıktığı için “Cihansüz” lakabını almıştır), 1152 yılında Herat yakınlarında Sencer tarafından ağır bir yenilgiye uğratılarak esir alındı. Bu zafer, Katvan’ın sarstığı Selçuklu itibarını bir nebze onarsa da imparatorluğun asıl çöküşü dışarıdan değil, bizzat kendi soydaşlarından gelecekti.

Oğuz İsyanı (1153) ve Büyük İmparatorluğun Sonu Karahıtayların baskısıyla Horasan’ın doğusundaki Belh ve Huttalan yöresine gelerek konar-göçer bir şekilde yaşayan Oğuz Türkmenleri, Sultan Sencer’in saray mutfağına yıllık 24.000 koyun vergi veriyorlardı. Ancak vergi tahsildarının kendilerine kötü davranıp rüşvet istemesi üzerine çıkan arbedede tahsildar Oğuzlar tarafından öldürüldü. Bu olay üzerine Belh valisi Emir Kumaç, Oğuzların üzerine yürüdü fakat Oğuzlar tarafından mağlup edilerek öldürüldü. Duruma çok öfkelenen Sencer, Oğuzların kadın ve çocuklarını öne sürüp yüklü miktarda gümüş, at, köle ve on binlerce dinar tazminat teklif ederek defalarca af dilemelerine rağmen, yanındaki Müeyyed Ayaba gibi bazı emirlerin tahrik ve kışkırtmalarıyla geri dönmeyerek savaşa karar verdi.

1153 yılı baharında gerçekleşen savaşta, ölüm kalım mücadelesi veren Oğuzlar, yüz bin kişilik Selçuklu ordusunu bozguna uğratarak Sultan Sencer’i esir aldılar. Başlangıçta Sencer’e taht kurup zahiri bir hürmet gösterseler de, kısa süre sonra onunla alay etmeye başlamışlar, hatta kaçmasını engellemek için geceleri cihan sultanını demir bir kafese kapatmışlardır. Sencer’in esareti sırasında Merv, Nişabur, Tus gibi Horasan’ın en gözde, en bayındır şehirleri Oğuzlar tarafından günlerce korkunç bir şekilde yağmalanmış; alimler katledilmiş, medreseler ve eşsiz kütüphaneler yerle bir edilmiştir.

Sultan Sencer, üç yılı aşkın süren acı ve zillet dolu esaretinden 1156 yılının sonbaharında, Müeyyed Ayaba’nın yardımıyla bir av bahanesiyle Ceyhun nehrini geçerek kurtuldu. Ancak başkenti Merv’e döndüğünde; devasa hazinesini boş, ülkesini harap ve ordusunu tamamen dağılmış halde buldu. İmparatorluğu eski gücüne kavuşturamamanın verdiği üzüntü ve kahrın da etkisiyle hastalanan son büyük hükümdar Sultan Sencer, Nisan-Mayıs 1157’de 72 yaşındayken vefat etti ve Merv’de kendi yaptırdığı “Darü’l-Ahiret” (Ahiret Yurdu) adlı görkemli türbesine defnedildi. Onun ölümüyle birlikte cihanşümul Büyük Selçuklu İmparatorluğu fiilen ve resmen tarih sahnesinden çekilmiş oldu.

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM:

SELÇUKLU SİYASİ YAPISI, BÜROKRASİSİ VE ASKERİ TEŞKİLATI

Büyük Selçuklu İmparatorluğu, bozkırın kadim Türk gelenekleri ile köklü Pers-İslam devlet telakkisini muazzam bir şekilde sentezleyerek kendisinden sonraki pek çok Türk-İslam devletine (özellikle Osmanlılara) model olacak bir devlet mekanizması inşa etmiştir.

Siyasi Yapı ve Egemenlik Anlayışı Selçuklularda egemenlik anlayışı, Eski Türk devletlerindeki “kut” inancının bir devamı olarak ülkenin hanedan üyelerinin ortak malı olduğu prensibine (kollektif mesuliyet / tanistry sistemi) dayanıyordu. Bu anlayış, hanedana mensup her erkeğin taht üzerinde hak iddia edebilmesine neden olduğundan sık sık taht kavgalarına yol açmışsa da, en yetenekli ve güçlü olanın başa geçmesini de sağlamıştır.

Devletin İslami meşruiyet boyutu ise Abbasi Halifeliği ile kurulan ilişkilerle şekillenmiştir. Tuğrul Bey’in Bağdat’a girişiyle birlikte İslam dünyasında dini otorite ile siyasi otorite birbirinden ayrılmış; halife yalnızca dini ve manevi bir lider konumuna gelirken, dünyevi ve siyasi iktidar resmen “Doğunun ve Batının Hükümdarı” sıfatıyla Selçuklu Sultanı’nın elinde toplanmıştır. Bu çift başlılık, Sultan’ın “Allah’ın yeryüzündeki vekili (gölgesi)” sıfatıyla adaleti tesis eden en yüksek otorite olmasını sağlamıştır.

Selçuklu sultanları, hakimiyetlerini meşrulaştırmak için hem bozkır hem de İslam kökenli hükümdarlık sembolleri kullanmışlardır. Eski Türk geleneğinden gelen ok ve yay (Tuğrul Bey’in Nişabur’a girerken kolunda yay, belinde ok taşıması) askeri gücü ve seferberlik kabiliyetini simgelerken; fermanlara çekilen tuğra, sultan adına günde beş vakit çalınan bando niteliğindeki nevbet, halife onaylı hutbe, kendi adına sikke (para) bastırmak, çetr (saltanat şemsiyesi), yüzük (mühür) ve taht en temel egemenlik alametleriydi.

Merkez ve Taşra Bürokrasisi Selçuklularda devlet idaresinin ve yürütmenin en üst makamı, doğrudan sultana karşı sorumlu olan ve “Hace-i Büzürg” veya “Sahib-i Divan-ı Devlet” unvanını taşıyan Vezir idi. Özellikle Amidülmülk el-Kündüri ve Nizamülmülk gibi güçlü vezirler devletin sivil ve idari çatısını kusursuz bir şekilde kurmuşlardır. Vezirin başkanlık ettiği ve günümüzdeki Bakanlar Kurulu’na benzeyen Divan-ı Ala (Büyük Divan), devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı en yüksek idari organdı. Divan-ı Ala’nın altında uzmanlık alanlarına göre dört ana divan bulunurdu:

  1. Divan-ı İnşa ve Tuğra: Devletin iç ve dış yazışmalarını, fermanları ve menşurları hazırlayan, evraka tuğra çeken divandı. Başkanı “Tuğrai” idi.
  2. Divan-ı İstifa: Devletin gelir ve giderlerini, bütçesini, vergi kayıtlarını düzenleyen maliye bakanlığıydı. Başında “Müstevfi” bulunurdu.
  3. Divan-ı İşraf: Devletin sivil ve mali işlerini, görevlilerin yolsuzluk yapıp yapmadığını denetleyen istihbarat ve teftiş kurumuydu. Başkanı “Müşrif” idi.
  4. Divan-ı Arz: Ordunun sicillerini, maaşlarını (ulüfe) ve ikta dağıtımlarını yürüten askeri divandı. Başkanı “Arızü’l-Ceyş” veya “Emir-i Arız” olarak anılırdı.

Taşra (eyalet) teşkilatında ise mülki ve sivil idarenin başı merkezden atanan Amid, askeri vali ve asayişten sorumlu komutan Şahne, belediye, çarşı ve ahlak denetimlerini yapan Muhtesib ile yerel halkın asil ailelerinden seçilen temsilci olan Reis görev yapardı. Ayrıca, Selçuklu şehzadelerinin (meliklerin) eyaletlerde devlet tecrübesi kazanması için yanlarına siyasi ve askeri rehber olarak atanan, ancak zamanla devletin zayıflamasıyla kendi bağımsızlıklarını ilan eden kudretli Atabegler de Selçuklu sisteminin en orijinal unsurlarındandı.

Askeri Teşkilat Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran ve ilk büyük zaferleri kazananlar konar-göçer, manevra kabiliyeti yüksek hafif süvari Türkmen (Oğuz) birlikleriydi. Ancak imparatorluk genişleyip yerleşik hayata geçildikçe, tek başına bu Türkmen kuvvetlerinin yetersiz veya kontrolünün güç olduğu görülmüş, Abbasi ve Gazneli modeli örnek alınarak askeri yapı çeşitlendirilmiştir.

Ordunun merkezinde, padişaha doğrudan bağlı olan, farklı etnik kökenlerden (Türk, Kürt, Arap, Deylemli vb.) küçük yaşta alınıp gulamhanelerde özel eğitimle yetiştirilen profesyonel askerlerden oluşan Gulam (Memlük) Sistemi ve Hassa Ordusu yer alırdı. Bu askerlere yılda dört kez maaş ödenirdi.

Ordunun asıl büyük ve vurucu gücünü ise Vezir Nizamülmülk’ün mükemmelleştirdiği Askeri İkta Sistemi oluşturuyordu. Bu sistemde, devlete ait arazilerin vergi gelirleri hizmet karşılığında askeri komutanlara tahsis edilir; onlar da bu gelirle (“Tımarlı Sipahi” adı verilen) tam teçhizatlı, savaşa daima hazır atlı askerler beslerlerdi. Bu sayede devlet, hazineden nakit para çıkmadan yüz binlerce kişilik kalabalık bir orduyu her an savaşa hazır tutabiliyordu. İkta sahiplerinin askerleri, silahları ve aldıkları ödenekler Divan-ı Arz bünyesindeki Defter-i Arz’a kaydedilir ve düzenli yoklamalardan (arz) geçirilirdi.

Askeri orduların en büyük kumandanına “Sipehsalar” veya “Subaşı” adı verilirdi. Savaşlarda Türklerin kadim vur-kaç, Turan taktiği (sahte ricat) kusursuz uygulanır; ok ve yay en etkili silah olarak kullanılırdı. Devlet büyüdükçe bu hafif atlı birliklerine, kale kuşatmaları için mancınıklar, neftçiler, lağımcılar ve ağır zırhlı birlikler de eklenerek çağının en karmaşık ve yenilmez askeri makinesi yaratılmıştır. Ordunun seferleri sırasında lojistik ihtiyacı karşılayan, kasaplardan terzilere kadar hizmet veren “Bazar-ı Leşker” (Ordu Pazarı) dahi bulunuyordu.

 

DOKUZUNCU BÖLÜM:

SELÇUKLU TOPLUMUNDA DİN, KÜLTÜR, SOSYO-EKONOMİK HAYAT VE TARİHSEL MİRAS

Dini Hayat: Sünni İslam’ın Müdafaası, Tasavvuf ve Hoşgörü Selçukluların İslam dünyasına siyasi olarak egemen olmaları, 10. ve 11. yüzyıllarda Şii Büveyhilerin ve İsmaili-Fatımilerin baskısı altında gerileyen Sünni İslam için büyük bir dönüm noktası olmuş, Sünni egemenliği Ortadoğu’da yeniden tesis edilmiştir,. Selçuklu sultanları, devletin resmi politikası olarak Ehl-i Sünnet inancını himaye etmişler ve Şii-Batıni (İsmaili) propagandalarına karşı hem askeri hem de fikri sahada amansız bir mücadele vermişlerdir,. Bu fikri mücadelenin en önemli kalesi, devletin sağladığı geniş vakıf gelirleriyle desteklenen ve Sünni akideyi yaymakla görevlendirilen Nizamiye Medreseleri olmuştur,.

Selçuklular döneminde dini hayatın en dikkat çekici gelişmelerinden biri de tasavvufun (sufiliğin) Sünni öğretiyle barıştırılması ve kurumsallaşmasıdır. Sultanlar ve devlet adamları mutasavvıflara büyük saygı göstermiş, onlar için ülkenin dört bir yanında ribatlar, hankahlar (tekkeler) ve zaviyeler inşa etmişlerdir,. Ebu Sa’id Ebu’l-Hayr, Kuşeyri ve bilhassa İmam Gazzali gibi büyük alimlerin çabalarıyla tasavvuf ile medrese (fıkıh-kelam) arasındaki çatışmalar giderilmiş, Sünni tasavvuf anlayışı halk arasında büyük bir hızla yayılarak toplumsal dayanışmayı artırmıştır,,.

Bunun yanı sıra Selçuklular, tebaaları olan gayrimüslimlere (Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğer inanç mensuplarına) karşı son derece adil ve hoşgörülü bir siyaset izlemişlerdir,. Cizye ve haraç vergilerini ödeyen bu kitlelerin ibadet özgürlükleri ve can güvenlikleri devletin teminatı altına alınmış; kiliseler ve manastırlar korunmuştur,. Selçuklu idaresinin bu adil tutumu öylesine etkili olmuştur ki, Sultan Melikşah’ın ölümü Hıristiyan kaynaklarında dahi “herkesin babası ve iyi niyet sahibi bir zatın” kaybı olarak büyük bir üzüntüyle anılmıştır,.

Eğitim, Bilim, Kültür ve Sanat Selçuklu dönemi, İslam eğitim ve bilim tarihinde bir “altın çağ” olarak kabul edilir. Daha önce dağınık ve şahıslara bağlı olan eğitim faaliyetleri, Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde kurulan Nizamiye Medreseleri ile ilk kez devlet himayesine alınarak sistematik ve programlı bir hale getirilmiştir,. 1067’de Bağdat’ta açılan ve ardından Nişabur, Merv, İsfahan, Belh ve Herat gibi şehirlere yayılan bu kurumlar, “yeryüzünün ilk üniversiteleri” olarak nitelendirilmektedir,,. Buralarda öğrencilere ücretsiz eğitim verilmiş, barınma ve yeme-içme masrafları zengin vakıflar aracılığıyla karşılanmıştır. Medreselerde fıkıh, hadis ve kelam gibi dini ilimlerin yanında matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi müspet ve akli ilimler de okutulmuştur,,.

Bilimsel alanda dönemin en büyük atılımlarından biri de Sultan Melikşah zamanında İsfahan’da kurulan rasathanedir,. Başında ünlü matematikçi ve astronom Ömer Hayyam’ın bulunduğu bir bilim heyeti, burada güneş yılı esasına dayanan ve son derece hassas olan Celali Takvimi’ni hazırlamıştır,,. Kültür ve dil bağlamında ise Selçuklu bürokrasisinde ve yüksek edebiyatında Farsça, ilim ve dinde Arapça, ordu ile hanedan (saray) içinde ise Türkçe hakim olmuştur,,,. Karahanlılar döneminde başlayan Türkçe eser verme geleneği devam etmiş, Kaşgarlı Mahmud, meşhur Divanü Lügati’t-Türk adlı eserini Bağdat’ta Abbasi Halifesine sunarak Türk dilinin üstünlüğünü vurgulamıştır.

Selçuklular, sanatta da kendilerine has ve ihtişamlı bir üslup yaratmışlardır. Bozkır göçebe kültürünün bir yansıması olarak çadır formundan ilham alınarak inşa edilen kümbetler (anıt mezarlar), Selçuklu mimarisinin en özgün eserlerindendir,,. Ayrıca camiler, kervansaraylar, hastaneler (bimaristanlar) ve medreseler, taş ve tuğla işçiliğinin, çini sanatının ve hat sanatının (özellikle Selçuklu sülüsü ve nesihi) en zarif örnekleriyle donatılmıştır,.

Sosyo-Ekonomik Hayat ve İkta Sistemi Geniş bir coğrafyaya yayılan Selçuklu İmparatorluğu’nda toplumsal yapı; hanedan üyeleri, askeri ve sivil bürokratlar, ulema sınıfı, tüccarlar, zanaatkarlar ve köylüler/göçebeler şeklinde çeşitlenmişti,. Devletin ekonomik ve askeri omurgasını İkta Sistemi oluşturuyordu. Abbasi ve Büveyhi dönemlerinde de var olan bu toprak sistemi, Nizamülmülk tarafından mükemmelleştirilmiş ve devletin her yanına yayılmıştır,. İkta sistemi sayesinde, devlet hazinesinden nakit para çıkmadan yüz binlerce kişilik büyük ve profesyonel bir atlı ordu (sipahiler) beslenmiş; aynı zamanda toprağın sürekli işlenmesi sağlanarak tarımsal üretim güvence altına alınmıştır,,.

Ticaret, Selçuklu ekonomisinin can damarlarından biriydi. Çin’den başlayıp Akdeniz’e uzanan tarihi İpek Yolu’nun ve Hint Okyanusu’ndan gelen Baharat Yolu’nun kontrolü Selçukluların elindeydi,. Devlet, tüccarları himaye etmiş, kervansaraylar inşa ederek yolların güvenliğini sağlamıştır,. Hatta devlet, ticaret yollarında malları yağmalanan veya zarara uğrayan tüccarların zararlarını hazineden ödeyerek, tarihteki ilk “devlet sigortası” uygulamalarından birini hayata geçirmiştir. Sultan Melikşah ve Muhammed Tapar gibi hükümdarlar, ticareti teşvik etmek amacıyla “müküs” gibi gayri şer’i ve transit geçiş vergilerini kaldırmışlardır. Orduların seferleri sırasında askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tüccarların da orduyla birlikte seyahat ettiği “Ordu Pazarı” (Bazar-ı Leşker) gibi özel ticari yapılar kurulmuştur,. Tüm bu ticari ve tarımsal zenginlik, devasa Vakıf kurumu aracılığıyla sosyal adalete dönüştürülmüş; hastaneler (şifahaneler), imarethaneler ve eğitim kurumları bu vakıf gelirleriyle finanse edilerek halkın refahı sağlanmıştır,.

Büyük Selçukluların Tarihsel Mirası Büyük Selçuklu Devleti, 1157’de siyasi olarak tarih sahnesinden çekilmiş olsa da bıraktığı miras, modern Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin kaderini belirlemiştir,,. Selçuklular, yüzlerce yıldır Bizans hakimiyetinde olan Anadolu’nun kapılarını Türklere açmış, buranın Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlayarak Türkiye’nin temellerini atmışlardır,,,.

Bozkırın eski Türk devlet teşkilatı gelenekleriyle (örneğin “Kut” inancı, Atabeglik müessesesi, Tuğra kullanımı), İran-İslam bürokrasisini ve yerleşik kültürünü muazzam bir şekilde harmanlamışlardır,. Onların inşa ettiği “İkta” ve askeri “Gulam” sistemleri ile Nizamiye medresesi modeli, Türkiye Selçukluları’na ve daha sonra devasa bir dünya gücü olacak olan Osmanlı İmparatorluğu’na doğrudan miras kalmış ve bu devletlerin temel kurumlarını şekillendirmiştir,,. Kısacası Selçuklular, hem İslam dünyasını yıkımdan kurtararak ona yeni bir binyıl kazandırmış hem de Türklerin göçebelikten cihanşümul ve medeni bir imparatorluk evresine geçişine öncülük ederek tarihin akışını değiştirmişlerdir.

 

İDARECİLER:

  1. Selçuk Bey
  • Doğum Tarihi: Kesin bilinmemekle birlikte 10. yüzyıl başlarında doğduğu tahmin edilmektedir.
  • Ölüm Tarihi: 1007 veya 1009 yılında, 100 veya 107 yaşlarında ölmüştür.
  • Hüküm Süresi: Ölümüne kadar ailenin liderliğini yapmıştır.
  • Dönemindeki Olaylar: Oğuz Yabgu Devleti’nden ayrılarak Cend şehrine göç etmiş ve burada kendi boyuyla birlikte İslamiyet’i kabul etmiştir. Gayrimüslim Türklere karşı gaza ve cihat faaliyetlerinde bulunmuş, Samanilerle ittifak yaparak Karahanlılara karşı mücadele etmiştir.
  1. Arslan Yabgu
  • Doğum Tarihi: Bilinmiyor.
  • Ölüm Tarihi: 1032.
  • Hüküm Süresi: Yaklaşık 1007/1009 – 1025 (Fiili liderlik dönemi).
  • Dönemindeki Olaylar: Karahanlı hanedanı mensuplarından Ali Tegin ile müttefik olmuş ve Maveraünnehir’de önemli bir güç haline gelmiştir. Ancak gücünün artmasından endişelenen Karahanlı Yusuf Kadır Han ve Gazneli Mahmud’un ittifakı sonucunda, Sultan Mahmud tarafından bir ziyafette hileyle esir alınmış ve Hindistan’daki Kalincar Kalesi’ne hapsedilerek orada vefat etmiştir.
  1. Çağrı Bey (Horasan Meliki – Askeri Lider)
  • Doğum Tarihi: 987 veya 990.
  • Ölüm Tarihi: 1059 veya 1060 (Yaklaşık 70 yaşında).
  • Hüküm Süresi: 1040 – 1059 (Merv merkezli Doğu Horasan Melikliği).
  • Dönemindeki Olaylar: Tuğrul Bey’in ağabeyidir. 1016-1021 yılları arasında Doğu Anadolu ve Vaspurakan bölgesine tarihe geçen ilk büyük keşif seferini yapmıştır. Dandanakan Savaşı (1040) sonrası Merv’i merkez edinmiş, devletin doğu sınırlarını Karahanlılar ve Gaznelilere karşı başarıyla savunmuştur.
  1. Sultan Muhammed Tuğrul Bey (İlk Selçuklu Sultanı)
  • Doğum Tarihi: 993 (veya 995).
  • Ölüm Tarihi: 4 Eylül 1063 (70 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Burun kanamasına bağlı aşırı kan kaybı / hastalık.
  • Hüküm Süresi: 1040 – 1063 (1038’de Nişabur’da adına hutbe okunmuştur).
  • Dönemindeki Olaylar: Dandanakan Zaferi ile devleti resmen kurmuş, başkenti Rey’e taşımıştır. 1055’te Bağdat’a girerek Şii Büveyhoğulları’nın halife üzerindeki tahakkümüne son vermiş, Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah tarafından “Doğunun ve Batının Hükümdarı” unvanı ile iki kılıç kuşatılmıştır. İbrahim Yınal ve Arslan Besasiri isyanlarını bastırmış, hayatının sonlarında Halifenin kızı ile evlenmiştir.
  1. Süleyman b. Çağrı
  • Doğum Tarihi: Bilinmiyor.
  • Ölüm Tarihi: Bilinmiyor.
  • Hüküm Süresi: 1063 (Kısa bir süre).
  • Dönemindeki Olaylar: Tuğrul Bey’in vasiyeti üzerine vezir Amidülmülk el-Kündüri tarafından tahta çıkarılmış, ancak abisi Alparslan’ın baskısı karşısında tahttan feragat etmek zorunda kalmıştır.
  1. Sultan Muhammed Alp Arslan
  • Doğum Tarihi: 1029.
  • Ölüm Tarihi: 24 Kasım 1072 (43 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Berzem Kalesi kumandanı Yusuf el-Harezmi tarafından hançerlenerek (suikast) şehit edilmesi.
  • Hüküm Süresi: 1064 – 1072.
  • Dönemindeki Olaylar: Kutalmış’ı Dıh-i Nemek Savaşı’nda (1064) mağlup ederek tahtını sağlamlaştırmıştır. Kafkasya seferinde zapt edilemez denen Ani Kalesini fethetmiş (1064). 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Savaşı’nda Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup ve esir ederek Anadolu’nun kapılarını Türklere açmıştır.
  1. Sultan Melikşah
  • Doğum Tarihi: 1055.
  • Ölüm Tarihi: 19 Kasım 1092 (38 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Av eti yedikten sonra hastalanarak şüpheli ölümü (zehirlenme).
  • Hüküm Süresi: 1072 – 1092.
  • Dönemindeki Olaylar: İmparatorluğun en geniş sınırlarına (Kaşgar’dan Boğaziçi’ne, Kafkaslardan Yemen’e) ulaştığı, vezir Nizamülmülk ile devleti idare ettiği “Altın Çağ”dır. Başkent İsfahan’a taşınmış, Celali Takvimi yaptırılmış ve Nizamiye Medreseleri geliştirilmiştir. Ancak dönemin sonlarında Hasan Sabbah liderliğindeki Batıni (İsmaili) tehlikesi başlamıştır.
  1. Sultan Mahmud (I)
  • Doğum Tarihi: 1088.
  • Ölüm Tarihi: Kasım 1094 (6 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Çiçek hastalığı.
  • Hüküm Süresi: Kasım 1092 – Ocak 1094.
  • Dönemindeki Olaylar: Melikşah’ın ölümü sonrası annesi Terken Hatun tarafından devlet hazinesi kullanılarak tahta çıkarıldı. Berkyaruk ile kanlı bir taht kavgasına sürüklendi.
  1. Sultan Berkyaruk
  • Doğum Tarihi: 1081.
  • Ölüm Tarihi: 22 Aralık 1104 (24 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Verem ve Basur.
  • Hüküm Süresi: 1094 – 1104.
  • Dönemindeki Olaylar: Üvey annesi Terken Hatun, amcaları Tutuş, Arslan Argun ve kardeşi Muhammed Tapar ile yıkıcı taht mücadeleleri (“Fetret Devri”) yaşadı. Haçlı Seferlerinin (1096-1099) başlaması ve Batıni terörünün artması bu buhranlı döneme denk gelir.
  1. Sultan Muhammed Tapar
  • Doğum Tarihi: 1082 (veya 1088).
  • Ölüm Tarihi: 18 Nisan 1118 (36 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Verem.
  • Hüküm Süresi: 1105 – 1118.
  • Dönemindeki Olaylar: Taht kavgalarını bitirerek devleti yeniden toparladı. Haçlılarla mücadeleyi emirlerine bırakırken, Batınilere karşı (Şahdiz Kalesi muhasarası dahil) çok sert ve bizzat yönettiği askeri harekatlar düzenledi.
  1. Sultan Sencer (Muizzüddin Sencer)
  • Doğum Tarihi: 1086.
  • Ölüm Tarihi: Nisan-Mayıs 1157 (72 yaşında).
  • Ölüm Sebebi: Kulunç ve Dizanteri.
  • Hüküm Süresi: 1118/1119 – 1157.
  • Dönemindeki Olaylar: Başkenti Merv’e taşıyarak “İkinci İmparatorluk Devri”ni başlattı. Başlangıçta sınırları güvence altına alıp rakiplerini yense de 1141’de Karahıtaylara karşı Katvan Savaşı’nı kaybederek ilk büyük darbeyi aldı. 1153’te isyan eden Oğuzlara esir düştü, üç yılı aşkın esaretten kurtulduktan kısa süre sonra ölmesiyle Büyük Selçuklu Devleti fiilen yıkıldı.

 

🏁 YIKILIŞ:

Olay: Oğuz İsyanı ve Sultan Sencer'in Ölümü. Tarih: 1153 (İsyan ve esaret) / 8 Mayıs 1157 (Sultan Sencer'in ölümü). Açıklama: Ağır vergilerden ve devletin Farslaşmasından rahatsız olan göçebe Oğuzların (Türkmenlerin) çıkardığı isyanda, Sultan Sencer esir düştü ve 3 yıl esaret altında kaldı. Kurtulduktan kısa süre sonra, 1157'de ölmesiyle Büyük Selçuklu Devleti hukuken ve fiilen tamamen parçalandı.

🗺️ Dünya Tarihi