John Huston’ın sinema serüveni, tıpkı yaşamının kendisi gibi görkemli ve gürültülü başlamış olsa da, The Dead ile fısıltı halinde, derin bir kabullenişle sona erer. Edebiyat tarihinin en zor uyarlanabilir yazarlarından biri olan James Joyce’un, yapısal olarak “olaysızlık” üzerine kurduğu bir öyküyü, hem de hayatının son günlerinde oksijen tüpüne bağlıyken sinemaya aktarmak, Huston için salt bir kariyer hamlesi değil, kendi faniliğiyle bir yüzleşme seansıdır.
The Dead, yüzeyde 1904 yılının Epifani (Aydınlanma) Bayramı arifesinde, Misses Morkan kardeşlerin (Kate ve Julia) evinde verilen geleneksel ve kalabalık bir akşam yemeğini konu alır. Film, süresinin ilk bir saatini ısrarla bu yemeğin detaylarına, dedikodulara, dönemin siyasi ve dini tartışmalarına, danslara ve müziklere ayırır. Bu durum, analitik puanlamada da belirttiğim gibi, seyircinin beklentileriyle oynayan riskli bir yapıdır. Buradaki temel sosyolojik katman, Joyce’un İrlanda toplumuna yönelttiği “paralysis” (ruhsal ve kültürel felç) eleştirisidir. O odada bulunan karakterler, sürekli geçmişi yücelten, şimdiki zamanı ıskalayan, İngiliz kültürüne asimile olurken bir yandan da sahte bir milliyetçilik oynayan “yaşayan ölüler”dir.
Filmin kırılma noktası, ve aslında tüm o uzun yemek sekansının asıl varoluş amacı, misafirlerin dağılmak üzere olduğu anlarda yaşanır. Tenor Bartell D’Arcy’nin merdiven boşluğunda mırıldandığı The Lass of Aughrim şarkısı, Gretta Conroy’un (Anjelica Huston) zihninde zamanın durmasına neden olur. Kocası Gabriel (Donal McCann), eşini merdivenlerde şarkıyı dinlerken izlediğinde, eşinin kendisine dair bir romantizm hissettiğini zanneder. Oysa Gabriel’in entelektüel kibri ve egosantrik dünyası, birazdan otel odasında paramparça olacaktır.
Otel odası sekansı, sinema tarihinin en acımasız psikolojik yıkımlarından birini barındırır. Gabriel, eşiyle fiziksel ve ruhsal bir yakınlaşma arzularken, Gretta’nın aslında duyduğu şarkı yüzünden yıllar önce kendisi için bilerek ölüme yürüyen, hastalıklı genç sevgilisi Michael Furey için yas tuttuğunu öğrenir. Gabriel, karısının kalbinde hiçbir zaman o ölü genç adam kadar yer kaplamadığını, evliliklerinin aslında güvenli ama tutkusuz bir illüzyon olduğunu fark eder.
Finalde Gabriel pencereden yağan karı izlerken, iç sesiyle seyirciyi Joyce’un edebi dehasıyla baş başa bırakır. Kar, tıpkı ölüm gibi “yaşayanların ve ölülerin” üzerine eşit şekilde yağmaktadır. Gabriel’in epifanisi (aydınlanması), kendi vasatlığını, hayatının aslında ne kadar anlamsız ve silik olduğunu kabullenmesidir. Yaşayan Gabriel, ölü Michael Furey karşısında mağlup olmuştur; zira hatıralar ve tutkuyla mühürlenmiş bir ölüm, rutinin çürüttüğü bir yaşamdan çok daha kudretlidir.
Huston, bu uyarlamada edebi metnin altında ezilmemiş, aksine sinemanın sessizliğini ve aktörlerin mikro-mimiklerini kullanarak Joyce’un kelimelerine bir beden giydirmiştir. The Dead, hayatı boyunca macera peşinde koşmuş büyük bir yönetmenin, perdenin kapanmasına saniyeler kala insan ruhunun en karanlık, en sessiz odalarına yaptığı o son, saygıdeğer yolculuktur.

