John Steinbeck’in Amerikan kapitalizminin yüzüne indirdiği o en acımasız edebi tokat olan Gazap Üzümleri, 1940 yılında John Ford tarafından beyazperdeye uyarlandığında, sinema tarihi ideolojik olarak en ilginç sentezlerden birine şahit olmuştur. Ortada devasa bir trajedi vardır: “Toz Çanağı” felaketi ve bankaların açgözlülüğü yüzünden nesillerdir ektikleri topraklardan birer böcek gibi kovulan Joad ailesinin, döküntü bir kamyonetle efsanevi 66. Karayolu üzerinden “vaat edilmiş topraklar” sandıkları Kaliforniya’ya yaptıkları o ölümcül yolculuk.
Filmin ontolojik sarsıntısı, insan ve toprak arasındaki bağın kopmasıyla başlar. Toprağını süren çiftçiyi kovan şey artık kanlı canlı bir ağa değil; kim olduğu bilinmeyen, “Doğu’daki bir banka” veya “şirket”tir. Ford, bu yeni ve yüzü olmayan düşmanı, tarlaları ezip geçen devasa tırtıllı traktörler aracılığıyla görselleştirir. O traktörler, geleneği, aileyi ve insanı ezip geçen modernitenin ve vahşi kapitalizmin demirden canavarlarıdır. Evleri yıkılan Joadlar yola düştüklerinde, artık birer vatandaş değil, kendi ülkelerinde birer parya, mülteci (Okie) olmuşlardır.
Filmin kalpgâhında Tom Joad (Henry Fonda) ile eski vaiz Jim Casy’nin (John Carradine) entelektüel ve ruhsal paslaşması yatar. Casy, dini dogmaları terk etmiş ve Tanrı’yı yukarıda değil, yan yana duran, terleyen ve acı çeken insanların “kolektif ruhunda” (Over-Soul) bulan felsefi bir figürdür. Casy’nin, açlıktan kırılan işçiler için grev örgütlerken polisler tarafından vahşice katledilmesi, Tom Joad’un aydınlanma (uyanış) anıdır. Tom, ailenin hayatta kalması için uğraşan bireyci bir adamdan, Casy’nin bayrağını devralan ve ezenlere karşı mücadele eden “her yerdeki görünmez bir direniş” figürüne dönüşür. Veda sahnesindeki o gölgeli yüzüyle annesine söylediği, “Adaletsizliğin olduğu her yerde ben olacağım” sözleri, bir kahramanın doğuşundan ziyade, bireyin kendi egosunu yok edip kitleye karışmasının (ideolojik uyanışın) ilanıdır.
Görüntü yönetmeni Gregg Toland, bu sefaleti asla süslemez. Çadır kamplarındaki (Hooverville) o kirli yüzlü çocuklar, umutsuz bekleyişler ve elindeki tahta sopalarla devriye gezen Kaliforniyalı mülk sahiplerinin o faşizan tavırları, Toland’ın kamerasında dondurucu bir gerçekçilikle (Dorothea Lange’ın fotoğraflarının sinematik bir reenkarnasyonu olarak) hayat bulur.
Ancak John Ford, Steinbeck’in romanının o tamamen umutsuz ve devrimci (Marxist) ruhunu, kendi muhafazakâr ve romantik süzgecinden geçirerek ehlileştirmiştir. Romanın o dehşet verici sonunu filme almamış, onun yerine filmi Ma Joad’un o meşhur, “Biz halkız, bizi yok edemezler, biz hep devam edeceğiz” şeklindeki popülist, dayanıklılığı kutsayan nutkuyla bitirmiştir. Ford, sistemi (kapitalizmi) yıkmayı değil, Amerikan ailesinin bu sistemin yarattığı felaketlere karşı o sarsılmaz direncini yüceltmeyi seçmiştir.
Yine de, bu ideolojik törpülemeye rağmen The Grapes of Wrath, açlığın insanı nasıl bir hayvana dönüştürebileceğini, ama aynı zamanda dayanışmanın insanı nasıl yüceltebileceğini anlatan, sinema tarihinin en tavizsiz, en öfkeli ve görsel olarak en kusursuz sosyal gerçekçi anıtlarından biri olarak yerini korumaktadır.

