Kurban Said (Lev Nussimbaum) tarafından kaleme alınan Ali ve Nino, sadece hüzünlü bir aşk hikayesi değil; I. Dünya Savaşı’nın kanlı gölgesinde yıkılan imparatorlukların, Azerbaycan’ın ilk bağımsızlık sancılarının ve en önemlisi “Asya ile Avrupa” arasındaki o devasa felsefi uçurumun edebiyattaki en kusursuz temsillerinden biridir. Ali çölü, kılıcı, İslam’ı ve Asya’nın o ebedi durağanlığını temsil ederken; Nino ormanı, ilerlemeyi, Hristiyanlığı ve Batı’nın o huzursuz dinamizmini simgeler. 2016 yılında Asif Kapadia’nın yönetmenliğinde çekilen sinema uyarlaması ise, bu derin felsefi ve sosyolojik metni alıp, onu lüks bir kartpostala, içi boşaltılmış, aceleye getirilmiş bir “dönem melodramına” çevirmekten öteye geçememiştir.
Eserin en büyük ve en yıkıcı kusuru, dramatik yapısındaki hantallık ve aceleciliktir. Senaryo; Bakü’deki petrol zenginliğini, Birinci Dünya Savaşı’nı, Ali’nin kan davası yüzünden Dağıstan’a kaçışını, Rus Devrimi’ni, Bolşeviklerin Bakü’yü işgalini, kısa süreli Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve nihayetinde Kızıl Ordu’nun o ölümcül dönüşünü, hiçbirine nefes alma hakkı tanımadan arka arkaya sıralar. Karakterler bir sahnede evlenirken, hemen sonraki sahnede devrim olur, bir sonrakinde savaşa giderler. Bu epizodik ve tarihsel sıçramalar, izleyicinin ne karakterlerin iç dünyasına inmesine ne de dönemin o boğucu siyasi atmosferini hissetmesine olanak tanır. Olaylar Ali ve Nino’nun üzerinde bir trajedi yaratmaz, sadece etraflarında olup biten gürültülü birer fon olarak kalır.
Yönetmen Asif Kapadia, belgesel sinemasındaki dehasını burada tamamen yitirmiş, oyuncu yönetimi konusunda çaresiz kalmıştır. Adam Bakri ve María Valverde, Kurban Said’in metnindeki o tutkulu, inatçı ve kültürlerinin ağırlığını omuzlarında taşıyan aşıkları değil, modern bir pembe dizinin dönem kostümü giymiş aktörlerini andırırlar. Ali’nin içinde Avrupa’nın o soğuk, rasyonel yapısına karşı hissettiği ontolojik yabancılaşma (özellikle Dağıstan’a ve İran’a gittikleri sahnelerde) perdeye yansıtılamaz. İki farklı dünyanın birleşmesinin imkansızlığı felsefi bir tartışma değil, sadece senaryo gereği yaşanması gereken bir “zorluk” olarak sunulur.
Filmin övülebilecek yegane unsuru, Gökhan Tiryaki’nin sinematografisidir. Tiryaki, Kurban Said’in kelimelerle çizdiği o çölün acımasız güzelliğini, Eski Bakü sokaklarının egzotik yapısını ve Dağıstan köylerinin o ilkel ıssızlığını muazzam bir kadraj zenginliğiyle görselleştirir. Çölün sarısı ile Nino’nun ait olduğu dünyanın o Avrupai yeşili arasındaki görsel kontrast, yönetmenin yapamadığını kamera ile yapmaya çalışır.
Ali and Nino, edebiyat tarihinin en güçlü Doğu-Batı sentezlerinden birini, sığ diyaloglara ve hızlandırılmış bir tarih dersine kurban eden; güzel çekilmiş ama ruhsuz, derinlikten yoksun ve vasat bir uyarlamadır. Kitabın ruhunu arayanlar için, o çöl rüzgarı sinema perdesinden asla esmemektedir.

