Amerikan sineması (Hollywood), tarih boyunca Mark Twain’in eserlerini (özellikle Tom Sawyer ve Huckleberry Finn) beyazperdeye uyarlarken genellikle metnin o karanlık, anarşist ve sistemi yargılayan felsefi çekirdeğini söküp atmış; geriye nostaljik, parlak ve zararsız “yaramaz çocuk” şekerlemeleri bırakmıştır. Ancak 1973 yılında, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde, Gürcü asıllı usta yönetmen Georgiy Daneliya bu metne el attığında, ortaya çıkan eser (Sovsem propashchiy); Twain’in “medeniyet” dediğimiz o ikiyüzlü mekanizmaya karşı kustuğu öfkenin, sinema tarihindeki en dürüst, en çamurlu ve en melankolik izdüşümü olmuştur.
Filmin adının Sovsem propashchiy (Tamamen Kayıp / Umutsuz Vaka) olması ontolojik bir manifestodur. Toplumun (yetişkinlerin, kilisenin, okulun) gözünde Huck, medenileştirilemeyen, kurallara uymayan bir “umutsuz vakadır”. Ancak Daneliya’nın ve Tarkovski’nin daimi görüntü yönetmeni Vadim Yusov’un kamerasında bu “kaybolmuşluk”, aslında ahlaki bir kurtuluştur. Film, babasının fiziksel şiddetinden ve “saygın” Bayan Watson’ın dini/ahlaki şiddetinden kaçan Huck ile, köle olarak satılmaktan kaçan siyahi Jim’in bir sal üzerinde birleşen kaderini izler. Dinyeper nehri üzerinde çekilmiş olmasına rağmen; sisli, yavaş ve tehlikeli sularıyla Mississippi Nehri, filmde mutlak bir özgürlük (ama aynı zamanda kayıtsız bir doğa) alanı olarak işler. Nehirde toplum yoktur, sadece iki kaçak (iki “insan”) vardır.
Ancak bu özgürlük alanı, karaya her adım attıklarında medeniyetin o korkunç yüzüyle parçalanır. Daneliya, Güneyli aristokrasinin anlamsız kan davalarını, silahlı kalabalıkların linç histerisini ve insanların cehaletini bir belgesel soğukkanlılığıyla gösterir. Bu yozlaşmanın en güçlü temsilcileri ise salı gasp eden “Kral” ve “Dük” lakaplı iki dolandırıcıdır (Sovyet sinemasının devleri Yevgeni Leonov ve Vakhtang Kikabidze). Daneliya, bu iki karakteri başlangıçta absürt ve zararsız komedi figürleri gibi sunar. O kadar ki, onların cehaletine ve Shakespeare tiratlarını katletmelerine gülümsersiniz. Ancak hikaye ilerledikçe, komedi maskesi düşer ve bu adamların üç kuruş için öksüz kızların mirasını çalmaya kalkan, daha da kötüsü Jim’i yeniden zincire vurup köle tüccarlarına satan birer ahlaki canavara dönüştüklerini görürüz.
Dramatik ve felsefi kırılma, Huck’ın o evrensel uyanış anında yatar. Jim’in kaçtığını Bayan Watson’a yazmak (yani onu ele vermek), toplumun yasalarına ve Hristiyan ahlakına göre “doğru” olandır; eğer bunu yapmazsa cehenneme gideceği öğretilmiştir. Mektubu elinde tutan Huck (Roman Madyanov’un o kirli, yorgun ve düşünceli yüzü), toplumun o kokuşmuş cennetini reddeder. Mektubu yırtar ve ahlaki sınırları ebediyen aşar: “Öyleyse cehenneme gideceğim!” Bu, sadece kölelik karşıtı bir beyan değil; bireyin, devlete ve kurumsal dine karşı kendi vicdanını tek yasa koyucu olarak ilan ettiği mutlak bir anarşizm anıdır.
Georgiy Daneliya’nın bu başyapıtı, Amerikan edebiyatının ruhunu Amerikalılardan çok daha keskin bir şekilde analiz eden; çocukluğu bir saflık dönemi olarak değil, ahlaki bir savaş alanı olarak sunan eşsiz bir varoluşsal yol filmi, karanlık bir sular tragedyasıdır.

