Alfred Tennyson (1809–1892), 19. yüzyıl Viktorya dönemi İngiltere'sinin resmi, edebi ve ruhsal sözcüsüdür. Lincolnshire'da, alkolizm ve depresyonla boğuşan, kendisini sürekli dışlanmış hisseden bir din adamının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Aile evindeki bu karanlık ve kasvetli atmosfer, Tennyson'ın ömrü boyunca yakasını bırakmayacak olan o köklü melankolinin temelini atmıştır. Cambridge Üniversitesi'ne girdiğinde "Havariler" (The Apostles) adlı gizli ve seçkin bir entelektüel kulübe katılmış; burada hayatının en önemli figürü olan, zekasına ve karakterine taparcasına hayranlık duyduğu Arthur Henry Hallam ile tanışmıştır.
Tennyson'ın hayatındaki nihai kırılma, 1833 yılında Hallam'ın henüz 22 yaşındayken Viyana'da ani bir beyin kanaması sonucu hayatını kaybetmesidir. Bu ölüm, Tennyson'ı tam 17 yıl sürecek ağır bir ruhsal krize, teolojik şüpheye ve edebi bir izolasyona sürüklemiştir. Sadece en yakın dostunu değil, Tanrı'nın adaletine ve evrenin anlamına dair inancını da kaybetmiştir. In Memoriam işte bu 17 yıllık enkazın yavaş yavaş toparlanması sürecidir.
Eserin 1850'de yayımlanması Tennyson'ın kaderini bir gecede değiştirmiştir. Aynı yıl William Wordsworth'ün ölümü üzerine "Poet Laureate" (Saray Şairi) unvanını almış, Kraliçe Victoria'nın (ki Kraliçe, eşi Prens Albert'i kaybettiğinde İncil'den sonra en çok bu kitaptan teselli bulduğunu söylemiştir) en sevdiği yazar konumuna yükselmiş ve edebiyat tarihindeki nadir örneklerden biri olarak sadece şiir yazarak Baron/Lord unvanı alıp soylular sınıfına girmiştir. O, Charles Darwin'in evrim teorisinin ve yeni jeoloji biliminin yıktığı "Tanrı merkezli" dünya görüşü ile geleneksel Hristiyan inancı arasında sıkışıp kalan, modern çağın o ilk büyük şüphe krizini bizzat bedeninde ve metinlerinde yaşayan yazardır.