Epistemolojik Sınırlardan Ontolojik Zemine
Elizabeth Grosz’un düşünsel yörüngesi, 1980'lerin sonlarından itibaren Sidney Üniversitesi'nde şekillenen ve Fransız post-yapısalcı teorisini Anglosakson dünyaya entegre eden akademik iklimde filizlenmiştir. Erken dönem çalışmaları, psikanaliz ve yapısalcılığın feminist teorideki yankılarına odaklanır. Ancak Grosz, salt dille veya epistemolojiyle sınırlı bir analizin, maddi gerçekliğin dönüştürücü kapasitesini kavramada yetersiz kalacağını kısa sürede teşhis ederek analizini ontolojik bir zemine taşımıştır.
Klasik feminist teorinin zihin/beden veya doğa/kültür gibi kartezyen ikilikler üzerine inşa edilmesini radikal bir biçimde sorunsallaştırır. Ona göre, bedeni salt biyolojik bir 'veri' veya sosyal inşanın edilgen bir nesnesi olarak konumlandırmak, maddenin kendi dinamizmini ve direncini yadsımaktır. Bu nedenle, ilk büyük felsefi müdahaleleri, bedeni merkeze alan yeni bir sözcük dağarcığı oluşturmak üzerine temellenir.
Spinoza’nın monizmi ve 'bir bedenin ne yapabileceğini henüz bilmiyoruz' tezinden yola çıkarak, biyoloji ve kültür arasındaki aşılmaz sanılan uçurumu kapatmayı hedefler. Grosz, bedenin salt ontolojik statüsünü değil, eyleme kapasitelerini sorgulayan bir felsefi hat inşa etmiştir. Bu yaklaşım, sadece feminist felsefede değil, çağdaş kıta felsefesinde de maddesellik tartışmalarının temel eksenlerinden birini oluşturmuştur.
Bedenin Topolojisi ve Möbius Şeridi Modeli
Grosz'un kalıcı kavramsal müdahalelerinden biri, 'Volatile Bodies' (Uçucu Bedenler, 1994) adlı eserinde sistematize ettiği bedensel topoloji modelidir. İçsel psikolojik süreçler ile dışsal sosyal yazımların birbirinden bağımsız veya hiyerarşik olmadığını savunarak, Jacques Lacan ve Michel Foucault'nun izole teorilerini aşan sentezleyici bir model önerir. Bu model, psişe ve bedenin birbirine dışsal değil, birbirinin uzantısı olduğu bir yapıyı işaret eder.
Bu sürekli yapıyı somutlaştırmak için geometrinin alanından ödünç aldığı 'Möbius şeridi' metaforunu kullanır. Nasıl ki Möbius şeridinde iç ve dış yüzeyler kesintisiz biçimde bir döngüde birbirine dönüşüyorsa, bedenin biyolojik dokusu ve sosyokültürel kimliği de benzer bir süreklilik içindedir. Öznenin içselliği yavaşça dışarıya sızar, dışsal normlar ise somatize olarak psişik altyapıya dönüşür.
Bu topolojik kavrayışta, bedenin dış yüzeyi (deri, hareket koordinasyonu, duruş) sadece sosyal iktidar biçimlerinin ve disiplin pratiklerinin kazındığı bir alan olmakla kalmaz; aynı zamanda bedenin nörolojik algısını da inşa eder. Madde, böylelikle edilgen bir 'üzerine yazılma' nesnesi (tabula rasa) olmaktan çıkarak, anlamın üretildiği aktif bir kuvvet alanı haline gelir.
Zaman, Evrim ve Yaratıcı Oluş
2000'li yıllarla birlikte Grosz'un entelektüel rotası, bedenin mekansal analizinden evrimin zamansal ve ontolojik doğasına doğru evrilir. Bu dönemde Charles Darwin'in biyolojik kuramı ile Henri Bergson ve Gilles Deleuze'ün zaman felsefelerini çarpıştırır. Grosz, Darwin'i sadece on dokuzuncu yüzyılın bir doğa bilimcisi olarak değil, teleolojiyi dışlayan radikal bir 'fark ontolojisi'nin kurucusu olarak okur.
'The Nick of Time' (2004) ve 'Time Travels' (2005) eserleri aracılığıyla, evrimsel sürecin belirlenmiş bir amaca veya mükemmelliğe doğru ilerlemediğini, bilakis sonsuz bir farklılaşma, tesadüf ve sapma barındırdığını savunur. Doğa, sınırları çizilmiş deterministik bir makine değil, sürekli yeni yaşam formlarına gebe olan yıkıcı ve yaratıcı bir enerjidir.
Zaman, sadece olayların içinde vuku bulduğu boş bir sahne değil; bedeni ve evrimi zorlayan, mutasyona uğratan aktif bir güçtür. Bergson'un 'süre' (durée) kavramını devralan Grosz, politik tahayyülün geçmişteki travmalardan ziyade geleceğin öngörülemez sanallıklarına açılması gerektiğini belirtir. Bu yaklaşım feminist praksisi, sabit kimlik taleplerinden çıkarıp sonsuz oluş hallerine yönlendirir.
Maddenin Ötesi ve Madde-dışılık (Incorporeal)
İlerleyen akademik yıllarında Grosz, 'The Incorporeal: Ontology, Ethics, and the Limits of Materialism' (2017) eseri ile mevcut maddesel feminizm çerçevesini esneterek kritik bir felsefi manevra gerçekleştirir. Buradaki temel sorunsal, katı materyalizmin sınırlarıdır. Sadece cisimsel (corporeal) olanı vurgulamanın, yaşamın ve anlamın metafiziksel ve etik koşullarını açıklamada yetersiz kalacağını öne sürer.
Antik Stoacılardan Spinoza ve Gilbert Simondon'a uzanan kavramsal bir soykütüğü izleyerek, maddeselliğe içkin olan ancak kendisi maddi olmayan idealleri, kavramları ve 'madde-dışı' (incorporeal) unsurları inceler. Fikirlerin, matematiksel ilkelerin veya arzuların maddeden yapılmamış olmalarına rağmen dünyada somut rezonanslar yaratma gücünü analiz eder. Bu, klasik idealizme bir dönüş değil, maddeciliği kendi görünmez tamamlayıcılarıyla genişletme hamlesidir.
Elizabeth Grosz, çağdaş felsefenin en disiplinlerarası köprülerinden birini inşa ederek biyoloji, fizik, felsefe ve etiği kesiştiren devasa bir külliyat bırakmıştır. Batı felsefesinin ontolojik önyargılarını sadece yapısöküme uğratmakla kalmamış; doğayı, bedeni ve farklılığı yeni baştan tahayyül edebilecek affirmatif (olumlayıcı) kavramsal araçları literatüre kazandırmıştır.
