Sandro Botticelli, Erken Rönesans Floransa'sının en şiirsel, en melankolik ve felsefi anlamda en karmaşık ruhudur. Çağdaşlarının rasyonel evreni matematiksel bir ağ ve anatomik realizm ile kavramaya çalıştığı bir dönemde, Botticelli gerçeği "idealize edilmiş bir güzellik" ve lirik bir kontur dili üzerinden aramıştır. Onun figürlerinde, dönemin diğer ustalarının heykelsi ağırlığı (gravitas) bulunmaz; karakterleri adeta yeryüzüne ait değilmişçesine ağırlıksız, hüzünlü ve uhrevidir. Bu üslup seçimi teknik bir yetersizlikten değil, felsefi bir tercihten; Platon'un "İdealar Dünyası"nı resme aktarma çabasından doğmuştur.
Kariyerinin mutlak zirvesi, Lorenzo de' Medici'nin (Muhteşem Lorenzo) altın çağını yaşayan Floransa sarayı ile iç içe geçtiği yıllardır. Bu dönemde Floransa, Marsilio Ficino önderliğindeki Neoplatonik Akademi'nin felsefi üretim merkeziydi. Neoplatonizm, pagan mitolojisi ile Hristiyan teolojisini uzlaştırmaya çalışan; fiziksel güzelliği ilahi olana (Tanrı'ya) ulaşmada bir basamak olarak gören bir felsefedir. Botticelli'nin İlkbahar (Primavera) ve Venüs'ün Doğuşu gibi sarsıcı başyapıtları, bu felsefenin görsel manifestolarıdır. O güne dek çıplaklık sadece Adem ve Havva'nın utancı ya da cehennem azabı bağlamında (Masaccio'da olduğu gibi) resmedilirken; Botticelli, Antik Yunan'dan beri ilk kez büyük ölçekli ve bağımsız bir mitolojik kadın çıplaklığını, üstelik utançsız, kutsal ve melankolik bir formda Batı sanatına geri döndürmüştür.
Sanatı, optik bir gerçeklik sunmaktan ziyade entelektüel bir şiirdir. Venüs'ün Doğuşu yakından incelendiğinde, anatominin gerçekte kusurlu olduğu görülür: Venüs'ün boynu anormal derecede uzun, sol omuzu neredeyse çıkık, ağırlık merkezi imkansız bir açıda durmaktadır. Ancak Botticelli için doğru anatomi değil, çizginin (konturun) yarattığı melodik ritim önemlidir. Bu dalgalı saçlar, uçuşan transparan kumaşlar ve figürlerin yüzündeki uzaklara dalan hüzünlü ifade, sanat tarihindeki "Botticellian" (Botticelli tarzı) güzellik algısını yaratmıştır. Eserleri, bakan kişiye dünyevi bir şehvet değil, erişilmez bir ideale duyulan tinsel bir hasret aşılar.
Ancak, Lorenzo de' Medici'nin 1492'deki ölümüyle Floransa'nın altın çağı bitmiş, entelektüel hoşgörünün yerini dini bir histeri almıştır. Dominik tarikatı rahibi Girolamo Savonarola'nın kenti ele geçiren radikal, kıyametçi vaazları Botticelli'nin ruhunda onarılmaz bir kırılma yaratmıştır. Savonarola, kentin günahlarına karşı ahlaki bir terör estirmiş ve "Kibir Ateşi"nde (Bonfire of the Vanities) seküler sanat eserlerinin, kitapların ve lüks eşyaların yakılmasını emretmiştir. Botticelli'nin kendi mitolojik resimlerinden bazılarını bu ateşe kendi elleriyle attığı (Vasari'nin iddiası) tarihçiler arasında tartışmalı olsa da, sanatında yaşanan radikal dönüşüm kesindir. Bu dönemden sonra mitolojik temaları tamamen terk etmiş, çizgisindeki lirik zarafet yerini arkaik, sert, açılı ve histerik bir dini mistisizme bırakmıştır. Mistik İsa'nın Doğuşu eseri, bu ruhsal çöküşün ve Savonarola etkisinin en dramatik belgesidir.
Hayatının son yirmi yılı tam bir düşüş hikayesidir. Botticelli yaşlandıkça, Floransa sanat sahnesine Leonardo da Vinci'nin sfumatosu ve Michelangelo'nun terleyen, kaslı, devasa anatomi anlayışı hakim olmuştur. Botticelli'nin çizgiye dayalı, iki boyutlu hissiyat veren zarif stili, bu yeni devlerin yanında "eski moda", düz ve zayıf bulunarak dışlanmıştır. Yoksulluk ve karanlık içinde öldüğünde, adı çoktan tarihin tozlu sayfalarına karışmıştı. Üç asır boyunca adı anılmayan bu büyük usta, 19. yüzyılda Ön-Raffaellocuların sanatta endüstriyel soğukluğa karşı ruhani, lirik bir güzellik arayışına girmesiyle yeniden, adeta küllerinden doğmuştur. Bugün o, yalnızca Rönesans'ın değil, evrensel sanat tarihinin en kusursuz şairlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
