Erkek Dediğin, bir roman olmaktan ziyade, parçalanmış bir "Erkek" portresidir. Kitap, birbirinden bağımsız dokuz farklı hikayeden oluşur. Bu hikayelerin kahramanları birbirini tanımaz, ancak hepsi ortak bir kaderi paylaşır: Yaşlanmak, başarısızlık ve anlam arayışı. Kitap, 17 yaşındaki Simon'ın hikayesiyle başlar ve 73 yaşındaki Aleksandr'ın hikayesiyle biter. Her hikaye, erkeğin hayatındaki farklı bir evreyi ve o evreye özgü krizleri temsil eder.
İlk hikayelerde gençliğin getirdiği o çiğ enerji, geleceğe dair belirsiz umutlar ve cinsel dürtüler ön plandadır. Örneğin Berlin'e giden üniversite öğrencisi veya Kıbrıs'ta tatil yapan aylak bir genç, hayatın henüz başındadır ama şimdiden bir "yön kaybı" yaşamaktadırlar. Kitabın ortalarına doğru yaşlar ilerler (30'lar, 40'lar) ve sorunlar değişir. Kariyer hırsları, biten evlilikler, ekonomik çöküşler ve "başaramamış olma" hissi karakterlerin üzerine çöker. Londra'da emlakçılık yapan James veya Hırvatistan'da lüks bir tatil yapmaya çalışan ama parasızlıkla boğuşan karakterler, modern kapitalizmin çarkları arasında ezilen erkek figürleridir.
Son bölümlerde ise yaşlılık, fiziksel çöküş ve ölüm korkusu sahneye çıkar. İtalyan Alpleri'nde inzivaya çekilmiş, bir zamanların kudretli siyasi danışmanı veya ölümü bekleyen zengin Rus oligark Aleksandr... David Szalay, bu dokuz hikayeyi birleştirerek okura şunu gösterir: Erkeklik, dışarıdan göründüğü gibi bir güç ve iktidar alanı değil, aksine sürekli bir kaygı, performans baskısı ve yalnızlık halidir. Hikayeler Avrupa'nın dört bir yanına (Prag, Londra, Kıbrıs, İtalya, Macaristan) yayılmıştır; bu da kitabın sadece bireylerin değil, yaşlanan ve yorgun düşen "Eski Kıta" Avrupa'nın da bir portresi olmasını sağlar. Kitap bittiğinde, okur tek bir kahramanın macerasını değil, "zamanın" acımasız akışını okuduğunu fark eder.

