Finn’in Oteli, James Joyce’un devasa eseri Ulysses’i bitirdikten hemen sonra ve son başyapıtı Finnegan Uyanması’na başlamadan hemen önce kaleme aldığı on kısa anlatıdan oluşur. Edebiyat dünyası tarafından uzun süre "kayıp" veya "taslak" olarak kabul edilen bu metinler, Joyce’un yazınsal dönüşümünün en somut kanıtıdır.
Kitapta yer alan anlatılar; İrlanda tarihinden efsanevi krallara (Roderick O'Conor), aşk hikayelerine (Tristan ve Isolde) ve Dublin’in gündelik ama mitolojik havasına dokunur. Ancak bu öyküler alışılagelmiş bir olay örgüsü sunmaz. Joyce burada, kelimelerin anlamlarını esnetmeye, dilleri birbirine karıştırmaya ve tarihin döngüsel yapısını bir rüya atmosferi içinde vermeye başlar.
Finn’in Oteli, aslında Joyce’un zihnindeki o meşhur "gece dilinin" ilk parıltılarıdır. Karakterler birer birer sahneye çıkar, tarihin derinliklerinden seslenir ve birer hayalet gibi kaybolurlar. Bu eser, Finnegan Uyanması’nın o aşılmaz duvarlarının ardındaki ilk taşları görmek gibidir; okuyucuyu İrlanda’nın sisli geçmişi ile modern edebiyatın en uç sınırları arasında kısa ama yoğun bir yolculuğa çıkarır.

