Breüning Seyahatnamesi
Buchenbachlı Hans Jacob Breuning'in 1579 yılında gerçekleştirdiği, Venedik'ten başlayıp İstanbul, Mısır, Filistin ve Suriye üzerinden Marsilya'ya kadar uzanan Doğu seyahatini günü gününe aktaran tarihi bir seyahatnamedir.

1579 Venedik (Malemocka Limanı)
Hans Jacob Breuning ve yol arkadaşı Monsieur Jean Carlier de Pinon, Kutsal Topraklar'a giden hacıların eski usul ortak gemi kiralama imkanının kalmadığını fark edince, Doğu seyahatlerini Venedik'te iki ay boyunca ertelemek zorunda kalırlar. Doğrudan Kudüs'e gitmek yerine imparatorluk başkenti İstanbul'u da görme arzusuyla dolup taşan seyyahlar, nihayetinde İstanbul'a yük taşıyan 500 balyalık Santa Croce ticaret gemisinin kaptanı Biasio Genero ile anlaşırlar. Yolculuk öncesinde paralarını soygunculardan korumak için elbiselerinin içine diken seyyahlar; yanlarına haritalar, kitaplar, sade pamuklu giysiler, denizci pelerinleri, fırtınaya karşı abalar ve kişisel korunma amacıyla kılıç ile ateşli silahlar alarak hazırlıklarını titizlikle tamamlarlar.
28 Nisan günü Venedik'in bir mil uzağındaki Malemocka Limanı'na ulaşan seyyahlar, burada okyanus kalyonlarından gondollara kadar uzanan hareketli bir gemi trafiğiyle karşılaşırlar. Santa Croce gemisinin sintinesine, yükleme esnasında dengede kalması için "Sauornare la Nave" adı verilen yöntemle kaba kum ve taş doldurulur; ipekten cıvaya, cam eşyalardan cerrahi aletlere kadar uzanan zengin bir kargo ambarlara yerleştirilir. Gemicilerin, görünmez düşmanların malları denize atmasını engellemek amacıyla sandıkların üzerine tahta haçlar yerleştirip katranlı brandalarla sıkıca kilitlemesi, dönemin batıl inanç ve denizcilik pratiklerinin yoğunluğunu gözler önüne serer.
30 Nisan 1579 sabahında, güneş doğarken yelken açan gemi, rüzgarsızlığın getirdiği tam bir sakinlik ("bonaccia") nedeniyle ilerlemekte güçlük çeker. Kaptanın emriyle Santa Croce'nin çevresine bağlanan on adet küçük barça, gemicilerin yoğun kürek gücüyle koca yelkenliyi liman dışına doğru çekmeye başlar. Liman görevlisinin denizin derinliğini ölçerek rehberlik ettiği bu ağırbaşlı ve yavaş ayrılış, seyyahların sağ tarafta suyun içindeki Chioggia kentini seyretmesiyle son bulur ve altı buçuk yıl sürecek olan Doğu serüveninin ilk deniz durağı böylece geride kalır.
Venedik'ten ayrıldıktan sonra Adriyatik boyunca ilerleyen gemi, İtalya ve İstria kıyılarının dağ sıralarını izleyerek güneye doğru yol alır. Seyyahlar yol boyunca yunus sürülerini ve denizanalarını gözlemleme fırsatı bulurken, 6 Mayıs'ta gemicilerin Madonna del Oreto Kilisesi'ni top atışlarıyla selamlaması gibi dinsel denizcilik geleneklerine tanık olurlar. Ancak rüzgarın ters yönden esmesi ve geminin geriye doğru sürüklenmesi, gemi mürettebatı arasında köklü batıl inançları tetikler.
Denizciler, bu elverişsiz havanın sorumlusu olarak gemide bulunan ve dine aykırı kitaplar taşıdığı söylenen bir Ortodoks keşişini ("kalogeri") suçlarlar ve onu gemiden uzaklaştırmayı teklif ederler. Ancak diğer bazı yolcular keşişin İstanbul'daki Rum patriğinin akrabası olduğunu belirterek onu savunur ve mayıs ayındaki durgun havanın mevsimsel bir doğa olayı olduğunu dile getirirler. Bu dinsel ve sosyal gerilimlerin gölgesinde ilerleyen gemi, nihayet 8 Mayıs günü İtalya kıyısındaki Maria della Grotta açıklarına ulaşır.
Havanın sakin ve denizin durgun olmasını fırsat bilen kaptan ve dört genç tayfa, taze yiyecek satın almak üzere bir fırkatayla karaya çıkarlar. Onların karaya ayak basmasından yaklaşık iki saat sonra yolculuk için son derece elverişli bir rüzgar esse de, karaya çıkanların dönüşünü beklemek zorunda kalan gemi bu altın fırsatı kaçırır. Sandalın bol miktarda et, yumurta, peynir ve tereyağı ile gemiye dönmesinin ardından, rüzgardan gecikmeli olarak yararlanan gemi karadan tamamen uzaklaşarak açık denize yönelir.
Arnavutluk kıyılarındaki Chimera Dağları'nın gölgesinde ilerleyen gemide, karaya çıkmak isteyen beş Rum tüccar ve bir Türk'ün de aralarında bulunduğu on üç kişilik grup, fırkatayla kıyıya yöneldiğinde pusuda bekleyen bir korsan fustasının saldırısına uğrar. Karaya sığınarak izlerini kaybettirmek için nehir yatağı boyunca sahte izler bırakan yolcular, dağ yollarında düşe kalka ilerledikten sonra sığındıkları bir Türk evinde, yerel Kadı ve korsanların işbirliğiyle esir alınırlar. Venedik ve Osmanlı arasındaki barış anlaşmasından çekinen korsanlar, bu esirleri Avlonya'da satmak üzere bir Mağribiye 50 duka gibi sembolik bir fiyata teslim ederler.
14 Mayıs'ta limana demirleyen Santa Croce'de, kurtulan kaptan ve yerel emin konukseverlikle ağırlanırken, Breuning ve Pinon esirlerin akıbetini öğrenmek üzere karaya çıkmaya karar verirler. Bölge halkının yabancıları İspanyol sanarak düşmanlık göstermesinden çekinen seyyahlar, Rum yolculardan ödünç aldıkları mavi sarıklar, cüppeler ve altı demir çakılı çarıklarla yerel kıyafete bürünürler. Seyyahlar burada, Osmanlı topraklarında Hıristiyan tüccarları rüşvet ve iftiralarla kıskaca alan "Jnuania" (veya Auaria) mekanizmasının yarattığı adli tehlikeleri ve bundan korunmak için Babıali'den alınan "yol hükmü" belgesinin önemini bizzat idrak ederler.
Surları bulunmayan ve Türkler, Rumlar ile Yahudilerin bir arada yaşadığı Avlonya'da, cami mimarisi ve minarelerden yükselen ezan sesleri seyyahların dikkatini çekerken, bu seslere sokak köpeklerinin ulumalarla karşılık vermesi gündelik yaşamın ilginç bir detayı olarak kaydedilir. Şehrin güneyinde yükselen daire biçimli Torrazzo kalesi ile Canina kalesinin askeri mimarisini inceleyen seyyahlar, ertesi gün adalet ve şiddetin iç içe geçtiği sarsıcı sahnelere tanık olurlar. Sancakbeyi ve konsolosluğun girişimiyle, esir alma suçuna karışan köyün kadısı yere yatırılarak ayak tabanlarına 150 sopa vurulur, esirleri satın alan Mağribi ise çıplak karnından kırbaçlanarak cezalandırılır. Kaptanın 60 duka fidye ödemesiyle esirler nihayet serbest kalır ancak korsanlar fırkataya ve paralara el koyarlar.
Avlonya'dan 17 Mayıs akşamı ayrılan gemi, Barbaros'un geçmişte tahrip ettiği Fano Adası'nı ve bembeyaz kumlarıyla ünlü "Strada Bianca" dağını geride bırakarak Korfu Adası yakınlarındaki Kassiopi açıklarına varır. Seyyahlar bir barkayla karaya çıktıklarında, vaktiyle görkemli bir antik kent ve Jovis Tapınağı barındıran bu bölgenin, Barbaros'un yıkımından sonra geriye sadece birkaç duvar kalıntısı, incir ağaçlarıyla kaplı harabe bir sarnıç ve kayalıklar üzerinde yıkık binalar bıraktığını görürler.
Denize doğru uzanan kayalığın dibinde, yıkık dökük yapısıyla ibadethaneden çok bir hayvan barınağını andıran Kassiopi Meryem'i Kilisesi yükselmektedir. Üç askerin nöbet tuttuğu bu harap mekan, Korfu halkı için adaklar adanan son derece kutsal bir dua merkezi olup, içindeki basit kürsüde loş bir kandil sürekli yanmaktadır. Geminin Kassiopi Meryem'i onuruna top atışları yapmasının ardından, rüzgarsızlık nedeniyle gemi bir gün daha burada demirli beklemek zorunda kalır.
Genç tayfaların odun toplamak için karaya çıktığı bu boş vakitte seyyahlar da adanın vahşi doğasını keşfe çıkarlar; ada soğanı ("Squilliam"), dağ çileği ve şifalı misk otu ("Herba di S. Pietro") toplarlar. Sahildeki kayalıklar arasında kırmızı ve altın renkli, sert kabuklu beş kollu bir denizyıldızı ile siyah deniz canlılarını inceleyen seyyahlar, sık çalılıklar arasında yollarını kaybederek denize dik inen kayalıklarda mahsur kalırlar. Ancak havaya ateş açarak gemiye yerlerini bildirebilen ve sandal yardımıyla kurtarılan seyyahlar, Butrinto Burnu ile Kassiopi arasındaki dar ve tehlikeli kayalık su geçidini aşarak Korfu Limanı'na doğru yelken açarlar.
Santa Croce gemisi, 20 Mayıs günü Korfu Limanı’na ulaşarak kalenin tam karşısındaki Vido (Malimpiro) Adası önlerinde demirler. Venedik Cumhuriyeti’nin Adriyatik’teki bu en hayati üssü, yarım ay biçimindeki coğrafyasıyla dikkat çeker. Kentin nüfusunu Rumlar ve ticaretteki etkinlikleriyle öne çıkan, adanın en güzel evlerine sahip Yahudiler oluşturmaktadır. Ada sakinleri hem Yunanca hem de İtalyanca konuşarak Venedik idaresinin kültürel etkisini günlük yaşamda yansıtırlar.
Seyyah, kenti koruyan askeri mimariyi yoğun bir analitik yaklaşımla gözlemler. Hıristiyanlığın kalesi sayılan Eski Kale (Castello Vecchio), dik kayalıklar üzerine kurulmuş olup, kuşatma esnasında altının oyulmasını imkansız kılan doğal bir coğrafi avantaja sahiptir. Denize açılan gizli kapıları, hendekleri, sarnıçları ve çekme köprüleriyle yüksek bir savunma mühendisliği örneği olan kalede, 1571 yılındaki İnebahtı Deniz Savaşı’ndan hemen önce fırtınada bir direğin kırılmasıyla kendiliğinden haç şeklini aldığına inanılan ve gizemli güçler barındıran ahşap bir haç muhafaza edilmektedir. Buna karşılık, kentin kuzeyinde inşası süren Yeni Kale (Castello Nuovo) projesi, inşası sırasında yerel Rum halkın evlerinin yıkılmasına yol açtığı için büyük isyanlara neden olmuş, bu isyanlar Venedik yönetimi tarafından asiler arasından seçilen elebaşlarının ölüm cezasına çarptırılmasıyla sert şekilde bastırılmıştır.
Korfu'da gözlemlenen dinsel yaşam, Doğu ile Batı kiliselerinin teolojik ayrışmasını gözler önüne serer. Rumlar, Osmanlı boyunduruğu altındaki dindaşlarına kıyasla daha özgür olsalar da seyyahın gözünde kaba ve hilekar bir topluluktur. Evlilikleri yasaklanmayan Rum papazları omuzlarına kadar uzanan saçları ve sakallarıyla dolaşırken, dinsel ayinlerinde heykel yerine sadece renk renk ikonalar kullanmakta, mayasız ekmek yerine kutsanmış hamur kullanarak Roma Kilisesi'nden tamamen ayrılmaktadırlar. Azize taziye ve adak yeri olan meşhur kutsal kilise ile portakal, limon ve zeytin ağaçlarıyla bezeli adanın bereketli doğası, bu dinsel iklimin coğrafi zeminini tamamlar.
Santa Croce gemisi, 23 Mayıs gecesi Korfu'dan ayrılsa da Adriyatik'in mayıs ayına has durağan havası ve rüzgarsızlık (bonaccia) nedeniyle ilerlemekte güçlük çeker. Ertesi gün rüzgarın tamamen karşı yönden esmesi üzerine kaptan, gemiyi Epir kıyısındaki Capo Bianca burnu yakınlarında demirlemeye karar verir. Bu bölge, antik dönemde Thyamis olarak bilinen ve sularını denize döken Kalamas Irmağı'nın ağzıdır.
Yolculuğun bu zorunlu duraklama anında geminin en hayati gereksinimi olan tatlı su tedariki gündeme gelir. Gemi mürettebatı sandallarla karaya çıkarak Kalamas Irmağı'nın tatlı su yatağından geminin su depolarını doldurur. Karada geçen bu zaman dilimi, seyyaha Epir kıyılarının coğrafi yapısını gözlemleme fırsatı sunar.
Rüzgarsız denizin ortasında, gökyüzü ile durgun suların birleştiği bu ıssız durak, Epirus kıyılarının dağlık profiliyle, Venedik kontrolündeki adaların nisbi güvenliği ile Osmanlı anakarasının bilinmez tehlikeleri arasındaki coğrafi geçiş bölgesini temsil eder.
Gemi, 26 Mayıs akşamı, coğrafi verimliliğiyle ün salmış Zakintos (Zante) Adası'na ulaşarak tek korunaklı liman olan Natte'ye demirler. Portakal ve zeytin ağaçlarıyla çevrili basit evlerden oluşan kentin tepesinde, sarsıcı depremlerle yıkıldıktan sonra 1555 yılında Marcus Barbaticus tarafından onarılan görkemli bir kale yükselmektedir. Venedik asilzadesi Gabriel Emo tarafından yönetilen ada, Türk kıyılarına olan yakınlığı sebebiyle sürekli korsan tehdidi altındadır ve asayişi sağlamak amacıyla kalede 200 kişilik daimi bir süvari birliği bulundurulmaktadır.
Adanın iklimsel sıcaklığı ve deprem riski günlük yaşamı zorlaştırsa da, topraklarının sunduğu bereket bu açığı kapatır. Özellikle meşhur Ribola beyaz şarabı ile Romania (Vin Crotiri) adı verilen kırmızı şaraplar, adanın en değerli ihraç ürünleridir. Seyyahlar, 28 Mayıs günü kutlanan İsa'nın Göğe Yükselişi yortusunda halkın dinsel ritüellerine ve ardındaki coşkulu şölenlere tanık olurlar; bu kutlamalarda koyun ve danalar derisi yüzülmeden, boynuzlarıyla birlikte bütün olarak şişte kızartılmakta ve su katılmadan tüketilen yoğun şaraplar eşliğinde, kol kola girilerek yapılan geleneksel halk oyunlarıyla sabahlanmaktadır.
Sosyal yaşamın bir diğer sarsıcı yönünü ise seyyahın sokakta tesadüf ettiği Rum cenaze merasimi oluşturur. Ölen tüccarın naaşı yıkanıp canlılık hissi vermesi amacıyla yüzü boyandıktan sonra, arkasından para karşılığı tutulmuş feryatçı kadınların acı feryatları eşliğinde açık bir tabutla sokaklarda gezdirilmektedir. Bu dinsel ve kültürel gözlemlerin yanı sıra, gemi içindeki idari huzursuzluklar da bu durakta zirveye ulaşır; kaptanın sergilediği kötü niyet ve eşyalarına ulaşmalarını engellemesi üzerine Breuning, yol arkadaşı Pinon ve İtalyan Savioni ile birlikte kaptanın sofrasından ayrılarak kendi yiyeceklerini adanın çarşısından temin etmeye karar verirler.
Gemiye İstanbul'a götürülmek üzere büyük miktarda şarap yüklenirken, seyyah Rum ve Yahudi tüccarların ticaretteki hilekar eğilimlerine karşı uyarılarda bulunur. Venedik para birimlerinin geçerli olduğu adada para bozdurma esnasındaki değer kayıpları ve kış aylarında denizciler için adeta bir tuzağa dönüşen hırçın sular, seyahatin ticari ve fiziksel risklerini bir kez daha hatırlatır.
9 Haziran günü, Ege Denizi'nin hırçın rüzgarları Santa Croce'yi aniden yakalayarak Attika kıyılarına doğru sürükler. Kaptan, antik dönemde Promontorim Sunnium olarak bilinen ve günümüzde üzerindeki antik tapınak kalıntılarından dolayı Capo delle Colonne (Sounio Burnu) adıyla anılan burnun sığınağında acilen demir atmak zorunda kalır. Mürettebatın yakacak odun toplamak için karaya çıkmasını fırsat bilen Breuning ve yol arkadaşı Pinon, yarım günlük mesafede yer alan tarihi Atina kentini ziyaret etmek üzere karaya ayak basarlar.
Seyyah, antik felsefe ve bilimin beşiği olan Attika topraklarının kurak ve dağlık yapısını incelerken, modern Atina'nın uğradığı dramatik çöküşü saptar. Antik tapınakların (Akropol / Satine Kalesi) harabeleri üzerinde artık Osmanlı sancakbeyi hüküm sürmektedir ve seyyahın analizine göre antik bilgelerin torunları olan modern Rumlar, ahlaken çökmüş, tembelliğe alışmış ve Türk yönetimi altında sefil bir yaşam sürmektedirler.
10 Haziran akşamı Sounio burnuna dönüp gemiye bindiklerinde, alacakaranlıkta kıyıda beliren insansı bir karaltı gemide büyük bir heyecan ve korku dalgasına yol açar. Yaşlı tayfalar, bunun denizcilerin korkulu rüyası olan 'vecchio marino' (yaşlı denizci) adındaki meşhur deniz hayaleti olduğunu iddia ederek üzerine ateş açarlar; sonradan bunun sadece yanıltıcı bir kaya olduğu anlaşılsa da bu olay gemide doğaüstü deniz canlıları üzerine derin bir teolojik ve felsefi tartışmayı tetikler. Kaptan Biasio Genero ve tecrübeli tüccar Savioni, Akdeniz ve İngiltere açıklarında bizzat şahit oldukları, gemilerin dümenlerine tırmanan simsiyah derili ve pullu insansı deniz canavarlarına dair ürpertici hikayeler anlatarak bu antik burnun gizemli atmosferini pekiştirirler.
Atina, antik çağın felsefe ve bilim merkezi olan o görkemli kimliğinden fersah fersah uzak, sıradan bir yerleşim yeri görünümündedir. Seyyah ve yoldaşı Pinon, Sounio Burnu'na sığınan gemilerinden ayrılarak yarım günlük (yaklaşık on iki mil) bir kara yolculuğuyla bu tarihi şehre ulaşırlar. Attika topraklarının dağlık, taşlık ve son derece çorak yapısı, seyyahların şehre girerken karşılaştığı ilk coğrafi gözlemdir.
Kentin en dikkat çekici noktası, antik tapınak harabelerini barındıran Akropol kayalığıdır; buradaki 'Satine Kalesi' artık kenti demir yumrukla yöneten Osmanlı sancakbeyinin askeri ikametgahı haline gelmiştir. Harabeler arasında yükselen antik su kemerlerinin hüzünlü kalıntıları, geçmişteki mühendislik dehasının son şahitleri gibidir. Ne var ki bu görkemli kalıntılar dışında şehirde bilimsel ya da sanatsal canlılığı sürdürecek hiçbir yeni yapı bulunmamaktadır.
Osmanlı idaresindeki gündelik yaşam, seyyahın analitik gözünde derin bir ahlaki ve sosyal çöküşün ifadesidir. Vaktiyle akıl ve erdemin beşiği olan bu topraklarda artık tek bir üniversiteye bile rastlanmamakta; yerel Rum halk, geçmişteki Solon veya Lykurgos gibi bilgelerin öğretilerini tamamen unutmuş olarak, kaba, tembel ve teslimiyetçi bir uyuşukluk içinde yaşamaktadır. Çocukların ve gençlerin eğitiminde çalışkanlık tamamen bir kenara bırakılmış, Türk egemenliği altında ezik ve sefil bir hayat tarzı benimsenmiştir.
Eğriboz (Euboia) ve Andros adaları arasındaki dar su geçidi, hırçın rüzgarlar ve değişken deniz akıntıları nedeniyle seyyahlar için tam bir sabır sınavına sahne olur. Elverişsiz rüzgar yüzünden gemi dört gün boyunca bu iki ada arasında çaresizce mekik dokur ve en nihayetinde şiddetli fırtınaya yakalanarak demir atmak zorunda kalır. Sol tarafta kalan ve günde yedi kez yön değiştirdiği söylenen ünlü Evripos Boğazı akıntıları ve Aristoteles'in burada boğulduğuna dair antik efsaneler yolcular arasında hararetli felsefi tartışmalara yol açar.
Bu zorunlu bekleme anında adadan yanaşan yerel balıkçı tekneleriyle karşılaşırlar; seyyah, otuz kulaç derinliğe dalarak denizden balçıklı, simsiyah ve son derece ağır kokulu süngerler çıkaran dalgıçların bu zorlu zanaatını hayretle gözlemler. Teknelerde ayrıca yerel halkın beslendiği, kafalarından birbirine kenetli yılanları andıran ahtapotlar (fulpi) da satılmaktadır. Bu deniz canlılarının yerel ticaretteki ve beslenmedeki yeri, adaların çetin doğasında hayatta kalma mücadelesinin bir parçasıdır.
Denizcilerin hayatta kalma ve tedarik çabaları ise korsanlıktan farksız bir nitelik kazanır; gemi mürettebatı karaya çıkarak zeytin ağaçlarını hoyratça keser ve Avlonya'da korsanlara kaptırdıkları fırkatanın yerine yeni bir tekne inşa etmeye girişirken, meralarda otlayan koyunları da güpegündüz çalmaktan çekinmezler. 13 Haziran'da, Kavo Doro Burnu yakınlarındaki çıplak bir kayalığa sığınan gemideki tayfalar, dik yamaçlara tırmanarak yaban güvercinlerinin kaya oyuklarındaki yumurtalarını toplarlar.
Ancak doğanın öfkesi gecikmez; 14 Haziran günü şiddetli rüzgar ve gemicilerin büyük ihmalkarlığı birleşince, Santa Croce gemisi dalgalarla dik kayalıklara doğru sürüklenerek parçalanma tehlikesi yaşar. Issızlığın ortasında ölümle burun buruna gelen yolcular ve mürettebat, son bir gayretle rotayı Andros Adası'na çevirerek canlarını kıl payı kurtarırlar.
Çanakkale Boğazı'nın girişinde rüzgarın tamamen kesilmesi ve güçlü akıntının geminin ilerlemesine izin vermemesi üzerine Santa Croce, Anadolu kıyılarına demir atar ve seyyahlar ömürlerinde ilk kez Osmanlı'nın Asya topraklarına ayak basarlar. Karaya çıktıklarında onları karşılayan şey, tarihin ve mitolojinin en ünlü şehri olan antik Troya'nın hüzünlü ve harap olmuş kalıntılarıdır.
Bozcaada'ya bakan küçük bir tepenin etrafını saran yıkık sur duvarları, toprak altından fışkıran devasa sütun başlıkları ve su kemerlerini andıran antik kemerler, geçmişin görkemini fısıldamaktadır. Ancak bu tarihi miras, hem doğanın hem de insanların acımasız müdahaleleriyle parça parça yok olmaktadır. Harabelerin yer aldığı bu çorak coğrafya, antik dönem yazarlarının övgüyle söz ettiği Dardania ve Troas bölgesinin solgun bir hatırası gibidir.
Seyyah, antik taşların modern dönemdeki işlevini analitik bir gözlemler zinciriyle inceler. Bölgedeki yerel köylülerin, basit kulübelerini ve evlerini inşa ederken Troya yıkıntılarından söktükleri yontulmuş mermer blokları, sütun parçalarını, kapı ve pencere sövelerini devşirme malzeme olarak kullandıklarını saptar. Bundan da öte, Troya'nın en nadide mermer, porfir ve serpantin taşlarının bizzat Osmanlı yönetimi tarafından yerlerinden sökülerek gemilerle payitahta taşındığı; İstanbul'daki o görkemli padişah camilerinin, sarayların ve hamamların inşasında hammadde olarak kullanıldığı gerçeğini kaydeder.
20 Haziran'da rüzgarın dönmesiyle hareket eden gemi, antik kentin sınırını çizen sur kalıntıları ve eski bir kule harabesinin yükseldiği Yeniçeri Burnu'nu (Capo de Janitzari) geride bırakarak boğaza yönelir. Burası, Ege Denizi'nin sona erip Çanakkale Boğazı'nın başladığı askeri ve coğrafi sınır hattını temsil etmektedir.
Çanakkale Boğazı (Hellespont), Osmanlı İmparatorluğu'nun kalbine giden su yolunu koruyan, askeri mühendislik ve mutlak denetim mekanizmalarının sergilendiği dar ve tehlikeli bir geçittir. Boğazın en dar noktasında, sadece çeyrek mil genişliğindeki karşılıklı kıyılarda yükselen iki büyük kale, geçişi tamamen kontrol altında tutmaktadır; öyle ki, bir kaleden diğerine tüfekle ateş açıldığında hedefi vurmak işten bile değildir.
Anadolu kıyısındaki düzlükte yükselen dairesel Abidos Kalesi, ortasındaki dört köşeli yüksek kulesi ve nöbet tutan silahlı askerleriyle dikkat çekerken, hemen yanındaki köyde Türkler ve Yahudiler bir arada yaşamaktadır. Trakya kıyısındaki dik dağ yamacına konumlanmış Sestos Kalesi ise yonca yaprağı biçimindeki sıra dışı mimarisi, üç sıralı surları ve etrafını çevreleyen sarp tepelerle tam bir aşılmazlık hissi uyandırmaktadır.
Kalelerin su seviyesine bakan yüzlerinde, namluları devasa, mermeri dehşet verici büyüklükte olan ağır savunma topları yan yana dizilmiştir. Bu toplar, boğazdan izinsiz geçmeye yeltenebilecek düşman gemilerini batırmak ve kaçmaya çalışan Hıristiyan esirleri caydırmak amacıyla oraya yerleştirilmiştir. Seyyah, geçmişte üç yüz Hıristiyan esirin, gemilerini taşla doldurup suya iyice batırarak bu topların menzilinden kurtulmayı başardıkları o ünlü firar efsanesini ve kaçan esirlerin peşine düşen 'büyücülerin' yarattığı halüsinasyonlara dair batıl inançları ilgiyle kaydeder.
Boğazda uygulanan denetim son derece katıdır; İstanbul'dan dönen Hıristiyan ticaret gemileri, içlerinde kaçak esir saklandığı şüphesiyle ambarlarına kadar aranırken, payitahta giden gemilerin sadece saygı nişanesi olarak trinket yelkenlerini indirerek selam vermeleri geçiş izni için yeterli kabul edilir. Kaleleri geçtikten sonra, sol taraftaki tepelerde yel değirmenleri ve meşhur üzüm bağlarıyla bezeli Maydos (Eceabat) yerleşimi belirir; sağ yakadaki Balıkçı Burnu (La punta de pescatori) geçilip şiddetli imbat rüzgarları aşılarak otuz mil ilerlendiğinde, Gelibolu önlerinde boğaz son bulur ve Marmara Denizi'nin sularına yelken açılır.
Santa Croce ticaret gemisinin Galata limanına yanaşmasıyla Hans Jacob Breuning’in çetin deniz yolculuğu sona erer. Seyyahlar, Venedikli tüccar Giovanni Antonio Ausonio’nun kendilerine kiraladığı taş binaya yerleşerek Doğu coğrafyasındaki uzun soluklu karasal üslerini kurarlar. Bu yerleşimde ilk karşılaştıkları sosyal pratikler oldukça şaşırtıcıdır; ev sahipleri Ausonio, karşı binalarında mukim Eustasia adında Rum bir kadınla gayrimeşru bir hayat sürmekte ve seyyahlar da yemeklerini bu kadının sofrasında yemektedirler. Galata, dik yamaçlara kurulmuş çok katlı Ceneviz tarzı taş binaları ve dar sokaklarıyla Osmanlı başkentinin Batılı ve kozmopolit yüzünü temsil etmektedir.
Semtteki ilk günlerinde seyyahlar, yanlarında getirdikleri şaşaalı Fransız modası kıyafetlerle sokağa çıktıklarında acı bir ders alırlar. Mavi tüy süslü şapkaları, kadife pantolonları ve kırmızı pelerinleriyle Galata sokaklarında yürürken "zamoğlanı" denilen yerel gençlerin alaycı sataşmalarına maruz kalırlar. Osmanlı tebaasının büzgülü, kısa paçalı Avrupa pantolonlarından nefret ettiğini ve bu gösterişli kıyafetlerin hem dinsel tepki çekeceğini hem de kendilerini hırsızların hedefi yapacağını kavrayan Breuning, hemen taktiksel bir değişim kararı alır. Kendilerine siyah ve koyu yeşil şamlottan (sof kumaşı) sade mantolar ve dökümlü pantolonlar diktirerek, başlarına da koyu yeşil İtalyan usulü ipek bereler geçirip kentte kabul gören zahmetsiz bir sivil kamuflaja bürünürler.
Cenevizlilerin teslimiyet diplomasisi sayesinde elde ettikleri imtiyazlarla Galata, imparatorluğun diğer gayrimüslim tebaasına kıyasla benzersiz bir dinsel ve hukuki serbestiye sahiptir. Şehir kuşatılırken anahtarları Edirne’deki Fatih’e bizzat götüren bu semt sakinleri, çocuklarının yeniçeri ocağına devşirilmesi tehlikesinden muaf tutulmuş ve dinlerini özgürce yaşama hakkını korumuşlardır. Sokaklarında çan çalınması kesinlikle yasak olsa da Sancti Francisci (San Francesco) ve Sanct Benedicti (Saint Benoit) gibi Katolik mabetlerinin yanı sıra çok sayıda Rum kilisesi burada serbestçe faaliyet göstermekte, cenaze ve dinsel alaylar sokaklarda haç ve meşalelerle yürüyebilmektedir. Ancak bu dinsel özgürlükler adli tehlikeleri tamamen ortadan kaldırmaz; dinsel ve ahlaki kuralların ihlali son derece sert cezalandırılır. Seyyah, bir Müslüman kadınla ilişki yaşamakla suçlanan iki Venedikli tüccarın San Francesco önünde hunharca falakaya yatırılarak sakat bırakılmasına ve 3000 duka gibi muazzam bir kefalet ödemek zorunda kalmasına dehşet içinde şahit olur.
Galata’nın dikey mimarisi ve canlı ticari dokusu, her gün "La Loge" binasında toplanarak küresel piyasaları yönlendiren Frenk ve Rum tüccarların hırslarıyla şekillenmektedir. Breuning, komşu Rum evlerinin pencerelerinden izlediği kadarıyla, dışarıda çarşaflara bürünerek kimliklerini gizleyen kadınların, ev ortamında ayak parmaklarına kadar mücevherler takarak nasıl birer lüks abidesine dönüştüklerini analitik bir dille not eder. Ancak bu parıltılı liman hayatının üzerinde ölümün soğuk gölgesi de sürekli salınmaktadır. Kendilerini Venedik’ten getiren Santa Croce gemisinin kaptanı Biasio Genero ve iki genç tayfa, limana ayak bastıktan sadece üç gün sonra Galata’da veba salgınına yakalanarak hayatlarını kaybeder ve seyahatin ne denli kırılgan bir zemin üzerinde ilerlediğini acı bir biçimde hatırlatırlar.
Doğu Akdeniz’in kalbi olan tarihi yarımada, yedi tepe üzerinde yükselen görkemli camileri, Sur-ı Sultani ile örülü sarp sınırları ve ahşap mahallelerin sürekli yangın tehdidi altında kıvrandığı kaotik nizamıyla seyyahın zihninde derin bir hayranlık ve tefekkür uyandırır. Breuning ve dostu Pinon, Alman İmparatorluğu elçisi Sintzendorff’un kendilerine tahsis ettiği koruyucu bir yeniçeri ve tercüman eşliğinde bu devasa başkenti sokak sokak incelerler. Seyyahın ilk büyük durağı, antik dünyanın mermer, porfir ve serpantin sütunlarıyla yükselen, kubbesindeki mozaikleri tahrif edilmiş olsa da ihtişamından hiçbir şey yitirmeyen ve III. Murad tarafından camiye dönüştürülen Ayasofya’dır. Buraya girerken kendilerini engellemek isteyen çıplak bir dervişi bir duka rüşvetle savuşturmak zorunda kalan seyyahlar, içerideki Müslümanların nefret dolu bakışları altında bu kutsal mekandaki dinsel senkretizmi gözlemlerler.
Yarımadanın yönetim merkezi olan Topkapı Sarayı (Saray-ı Cedid), demir ve pirinç kapıları ardında 220 kapıcının nöbet tuttuğu aşılmaz bir askeri üs niteliğindedir. Seyyah, sarayın birinci avlusunda at binen yirmi yaş altı güzel yüzlü devşirme gençleri ve hükümdarın rikabtar, silahtar, çuhadar gibi en yakın hizmetkarlarını gözlemler. Burada, hırslarına yenik düşüp din değiştirerek sarayda kariyer edinen Lyonlu soylu bir Fransız gencinin, kendisini kurtarmaya gelen ağabeyini ve ana dilini reddedişinin hüzünlü hikayesine tanık olur. Sarayın kalbi olan Divan-ı Hümayun’da sadrazam Sokollu Mehmed Paşa ve Lala Mustafa Paşa gibi paşaların mutlak yetkileri, adli duruşmaların kısalığı ve davanın Kuran’a göre hızlıca hükme bağlanması seyyahın analitik mesafesinden kaçmaz.
Tarihi yarımadanın dinsel ve anıtsal zenginliği sadece camilerden ibaret değildir. Breuning, Bizans mirasından kalan ve her biri ayrı bir tarih fısıldayan anıtları tek tek ziyaret eder. Atmeydanı’nda (Hipodrom) yükselen ve Theodosius’un zaferlerini mermer kaidesinde barındıran hiyeroglif yazılı Dikilitaş, yağmalanmış altın levhalarının izlerini taşıyan Örme Sütun ve birbirine dolanmış üç bronz yılan gövdesinden oluşan Yılanlı Sütun bu mirasın en sarsıcı örnekleridir. Seyyah, bu meydanda Türk süvarilerinin tahta ciritlerle yaptıkları tehlikeli savaş oyunlarını izlerken, yerin altında ise adeta Hipodrom’un ters bir kopyası gibi uzanan 336 sütunlu devasa sarnıcın (Yerebatan) mühendislik dehasına şapka çıkarır.
Yarımadadaki gündelik hayat, adalet ile dehşetin, zenginlik ile sefaletin bir arada var olduğu tekinsiz bir tiyatro gibidir. Seyyahlar, Çemberlitaş yakınında bulunan ve bir manastırı andıran Elçi Hanı’nda (Kervansaray) imparatorluk elçisinin sofrasına sık sık konuk olurken, dışarıda veba salgını ve acemi oğlanların yarattığı asayişsizlikle yüz yüze gelirler. Kışlalarına kaçırdıkları yabancı soyluları vahşice darp edip katleden bu disiplinsiz askeri güruh, seyyahlar için her an tetikte olunması gereken en büyük fiziksel tehdittir. Sokak aralarında dilenen ve kendilerini usturayla yaralayarak suçu yabancıların üzerine atmaya çalışan kabadayılar, zina suçundan denize atılarak boğdurulan bir kadının sokaklarda teşhir edilişi ve karnına çengel saplanarak feryatlar içinde can çekişen idam mahkumları, yarımadanın o mutlak dinsel disiplininin altındaki çiğ gerçeği seyyahın gözleri önüne serer.
15 Temmuz sabahı Hans Jacob Breuning, yoldaşı Pinon, ev sahipleri Giovanni Antonio Ausonio ve kendilerine koruma sağlayan yeniçeriyle birlikte, Galata limanından kiraladıkları dört kürekli (remi) hızlı bir pereme ile İstanbul Boğazı’nın (Bosphorus Thraciae) kuzey sularına doğru açılırlar. Otuz akçe gibi makul bir ücretle kiralanan bu narin tekne, Karadeniz’den Marmara’ya doğru adeta bir nehir gibi gürleyerek akan, rüzgarlı günlerde koca gemileri bile yutan güçlü akıntılara karşı kürekçilerin yoğun emeğiyle kuzeye doğru yol alır. Boğaz’ın her iki yakasında yükselen tepeler ve sahildeki köyler, payitahtın dikey coğrafi genişlemesini ve dinsel mimarisini su üzerinden seyre sunmaktadır.
Seyyahın ilk önemli gözlem noktası, boğazın en dar yerinde karşılıklı yükselen devasa askeri hisarlardır. Avrupa yakasında konumlanan ve "Kara Kule" (Torre negra) adıyla anılan dairesel Rumeli Hisarı, demir kapıları, aşılmaz parmaklıkları ve "Mortari" adı verilen acımasız muhafızlarıyla tam bir devlet hapishanesidir. Geçmişte dökülen deryalar dolusu kanın hatırasını taşıyan bu kalenin zindanları, Hıristiyan dünyasının esir düşmüş soylularını barındırmaktadır; nitekim Venedikli elçilik görevlisi Malvecius da bu kulelerde iki yıl boyunca zincire vurulmuştur. Anadolu yakasındaki daha mütevazı Anadolu Hisarı ise bu askeri denetim mekanizmasının karşı ayağını oluşturarak boğaz geçişini mutlak bir kontrol altında tutmaktadır.
Kuzeye doğru ilerledikçe hırçınlaşan sular, seyyahları nihayet Karadeniz’in (Pontus Euxinus) o kasvetli ve karanlık girişine ulaştırır. Breuning, buranın dikey kayalıkları üzerinde yükselen ve gemicilere yol gösteren, tepesindeki on altı pencereden geceleri devasa fener ateşinin süzüldüğü Rumeli Feneri’ni (Fanar) inceler. Karadeniz’in öfkeli dalgaları ve gizli Simplegadae kayalıkları nedeniyle her yüz gemiden sadece onunun sağ salim kurtulabildiği bu ölümcül su geçidi, Türklerin tehlikeli ve korkunç olan her şeye "kara" sıfatını yakıştırma eğilimini seyyaha bir kez daha doğrulamaktadır.
Gezinin en uç ve sembolik noktası, denizin içinde, kıyıdan bir tüfek atımı mesafede yükselen ıssız kayalıklar üzerindeki antik dikittir. Batılı gezginlerin "Pompeius Sütunu" (Columna Caesaris / Öreke Taşı) adını verdikleri bu anıt, beyaz mermerden yapılma üst üste oturtulmuş üç parçadan meydana gelmektedir. Rüzgarın ve dalgaların dövdüğü bu ıssız anıtın üzerine isimlerini kazıyarak Doğu seyahatlerinin bu en kuzey sınırını ölümsüzleştiren seyyahlar, peremeleriyle toplamda otuz altı millik çetin bir su yolunu geride bırakarak akşam karanlığında Galata’daki güvenli limanlarına geri dönerler.
19 Temmuz günü seyyahlar, Asya anakarasının (Anadolu/Bitinya) kapılarını aralamak üzere yeniden peremeye binerek boğazın karşı yakasına geçmeye karar verirler. Yol üstünde, denizin ortasında yükselen ve bir karakol niteliği taşıyan tarihi Kız Kulesi’nin (Custodia) yanından süzülerek ilk olarak eski adı Chrysopolis olan Üsküdar (Scutari) kıyılarına ayak basarlar. Üsküdar, o dönemde imparatorluğun doğu eyaletlerinden gelen kervanların birleştiği, asil atların sergilendiği devasa bir at pazarı ve paşaların geniş bahçeli sayfiye konaklarıyla bezeli havadar bir yerleşim yeridir.
Üsküdar’da III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan’ın yaptırdığı görkemli Valide-i Atik Camii ve sarayını inceleyen seyyahlar, padişahın gürültülü payitaht hayatından kaçarak başını dinlemek için sığındığı iki büyük hasbahçeyi de dışarıdan gözlemlerler. Asya yakasının dinsel ve idari seçkinlerinin yerleştiği bu bölge, geniş servi ağaçları ve meyve bahçeleriyle yarımadanın o sıkışık ve tekinsiz ahşap dokusundan tamamen farklı, dingin bir atmosfer sunmaktadır. Seyyahlar buradan güneye, tarihi "körler kenti" Kadıköy’e (Chalcedon/Chalcedonia) doğru harabeler arasından geçen çorak yollardan ilerlerler.
Kadıköy toprakları, antik Megaralıların karşı yakadaki o muazzam yarımadayı görmeyip buraya yerleşmelerinden ötürü tarihe geçen o büyük "görme kusurunun" hüzünlü kalıntılarıyla doludur. Breuning, toprak altından çıkan taş yığınları ve kemer kalıntıları arasında, Hıristiyanlık tarihi için hayati önem taşıyan tarihi kiliseyi bulur. Burası, 451 yılında İmparator Markianos döneminde Doğu ve Batı kiliselerinin teolojik sınırlarını çizen ünlü Kadıköy Konsili’nin (Concilium Generale) toplandığı tarihi mabet kalıntılarıdır. İtalyan ev sahipleri Ausonio’nun büyük bir dinsel huşu içinde anlattığı, Azize Euphemia’nın mezarında doğru dinsel metni elinde sımsıkı tutarak sergilediği o mucizevi efsaneyi dinleyen seyyahlar, bu teolojik anlatıyı rasyonel ve kuşkucu bir edebi mesafeyle kaydederler.
Kadıköy’ün çorak düzlüklerinde Bizans mabetlerinin ve antik sarnıçların izlerini süren seyyahlar, bu gezinin sınırlarını Bursa (Prussa), İzmit (Nicomedia) ve İznik (Nicea) gibi tarihi Bitinya kentlerinin modern durumunu da yerel kaynaklardan soruşturarak genişletirler. Akşama doğru peremeleriyle Galata’ya dönerken, bu günübirlik Anadolu seferi için peremeye 50 akçe ve kendilerine eşlik eden yeniçeriye de 50 akçe ödediklerini not ederler. Böylece, dinsel mucizelerin efsaneleri ile coğrafi gerçeklerin sınırlarının kesiştiği yirmi millik bu Asya seferi de başarıyla tamamlanmış olur.
Hans Jacob Breuning'in İstanbul'daki uzun soluklu incelemelerinin ardından Doğu seyahatinin ikinci büyük halkası olan Mısır ve Arabistan yolculuğu, payitaht limanından kalkan bir Türk kalyonuna binilmesiyle başlar. Seyyah, bu yeni ve bilinmez deniz serüveninde de gemideki kire, toza ve zifte karşı kendisini korumak amacıyla daha önce kullandığı sade, pamuklu, gemicilere özgü pelerinini, çizgili başlığını ve kötü havalarda yorgan vazifesi de gören mavi-kırmızı keçe abasını giymeyi tercih eder. İstanbul'dan hareket, seyyah için sadece coğrafi bir yer değişikliği değil, aynı zamanda bindiği kalyonun dar alanında Türk denizcilerin gündelik pratiklerine ve dini yaşamlarına daha yakından tanıklık etme fırsatı sunan sosyal bir dönüm noktasıdır.
Seyyah, bu Türk kalyonunda seyahat ederken Müslümanların günlük ibadetlerini, namaz ritüellerini ve inanç pratiklerini bizzat gözlemleme şansı bulur. İstanbul'da camilere gayrimüslimlerin namaz saatinde girmesinin yasak olmasından dolayı tam olarak nüfuz edemediği dinsel atmosferi, denizin ortasındaki bu kısıtlı ve izole kalyon güvertesinde rasyonel bir edebi mesafeyle tetkik eder. İstanbul'dan Mısır'a doğru yelken açan bu askeri/ticari gemi, Doğu Akdeniz'in tekinsiz sularında hem yol koşullarının zorluklarını hem de inanç dünyalarının karşı karşıya geldiği sarsıcı ama bir o kadar da öğretici gözlemleri seyyahın hanesine yazar.
İstanbul'dan ayrılan Türk kalyonunun Mısır rotasındaki ilk coğrafi eşiği, Ege Denizi'nde serpiştirilmiş olan Yunan Adaları'dır. Breuning'in seyahatnamesinin beş ana deniz yolculuğundan ikincisinin giriş aşamasını oluşturan bu adalar geçişi, kitabın özgün metninde detaylandırılmış olsa da, Türkçe çeviriye dahil edilmeyen bölümler arasında kalmıştır. Seyyah, bu adalar coğrafyasını Osmanlı İmparatorluğu'nun Akdeniz'deki egemenlik sınırları ve yerel idari yapıların rasyonel bir analizi çerçevesinde ele alır.
Fırtınaların ve değişken akıntılerin her an bir fiziki tehdit oluşturduğu bu sularda yol alırken, adaların hem antik dönemdeki kimlikleri hem de 16. yüzyıl sonundaki mevcut demografik ve dinsel durumları seyyahın ilgisini çeker. Ege'nin bu adalık bölgeleri, payitahtın mutlak askeri kontrolü ile yerel Rum nüfusun inanç özgürlükleri arasındaki gerilimli dengenin izlendiği birer coğrafi gözlem durağı olarak seyahatin Mısır'a uzanan çetin deniz hattını şekillendirir.
Mısır topraklarına ayak basılan ilk durak ve Doğu Akdeniz ticaretinin en hayati merkezlerinden biri olan tarihi İskenderiye Limanı'dır. Seyyah ve yol arkadaşları limana ulaştıklarında, henüz taze olan sarsıcı bir siyasi gelişmenin haberiyle karşılaşırlar; İstanbul'dan ayrılışlarından kısa bir süre sonra, dönemin kudretli sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa'nın payitahtta bir derviş tarafından hançerlenerek suikasta kurban gittiğini ve yerine Lala Mustafa Paşa'nın atandığını burada öğrenirler. Bu gelişme, imparatorluğun merkezindeki adli ve siyasi istikrarsızlıkların en uç eyaletlerde bile nasıl yankılandığını gösteren analitik bir veri olarak kaydedilir.
İskenderiye, seyyahların Venedik'te Giovanni Neufs aracılığıyla temin ettikleri senetleri nakit paraya çevirebildikleri, seyahatin finansal sürdürülebilirliği açısından kritik bir üs niteliğindedir. Aynı zamanda dinsel coğrafya bakımından kent, Mısır ve Kuzey Afrika'daki Hıristiyan cemaatlerin mutlak hamisi ve lideri konumunda olan İskenderiye Ortodoks Patriği'nin makamını barındırması sebebiyle teolojik bir öneme sahiptir. Ticari hırsların, dinsel sınırların ve imparatorluk siyasetinin kesişim noktası olan bu antik liman kentinde seyyah, gündelik yaşamın çiğ gerçekliğini rasyonel bir gözlem süzgecinden geçirir.
İskenderiye'nin ardından Mısır anakarasının içlerine doğru ilerleyen seyyahın ulaştığı nihai merkez, dönemin devasa ve kozmopolit metropolü Büyük Kahire'dir. Breuning ve yoldaşları, burada kalacak resmi konutlardan yoksun oldukları için, şehrin han ve kervansaraylarında konaklamak zorunda kalırlar. Seyyah, bu kervansarayların mimari yapısını son derece ilkel ve konfordan uzak bularak analiz eder; Nuh'un gemisine ya da Saksonya'daki samanlıklara benzettiği bu yapılar, sadece boş, alçak tavanlı ve dar odalardan ibaret olup, aşırı sıcağa, yağmura ya da fırtınaya karşı asgari bir sığınak sağlamaktadır.
Kervansaraylardaki gündelik yaşam, seyyahlar için tam bir hayatta kalma mücadelesidir; zira bu mekanlarda yatak, yiyecek, su veya yakacak odun gibi en temel gereksinimler dahi sunulmamakta, yolcuların tüm bunları yanlarında taşıması ya da yerel aşevlerinden ve pazarlardan yüksek bedellerle satın alması gerekmektedir. Kahire, tıpkı İskenderiye gibi, seyyahların finansal işlemlerini yürüttükleri ve senetlerini paraya çevirdikleri ticari bir merkez olmanın yanı sıra, Osmanlı'nın Afrika'daki bu en büyük idari merkezinin dinsel çoğulculuğunu, mimari anıtsallığını ve tekinsiz yol koşullarını gözler önüne seren sarsıcı bir kentsel tiyatro sunar.
Hans Jacob Breuning’in seyahatnamesinin "İkinci Deniz Yolculuğu" kapsamında kaleme aldığı Arabistan ve Mısır seyahatinin en mistik duraklarından biri olan Sina Dağı, eldeki Türkçe neşrin yapısal bir sınırlılığı sebebiyle detaylı bir anlatıdan yoksundur. Eserin Türkçe çevirisinin sunuş kısmında ve "Yazarın İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Deniz Yolculukları" başlığı altında açıkça belirtildiği üzere, Türkiye coğrafyası dışındaki bölgelere yapılan bu seyahatler Türkçe baskıya dahil edilmemiştir.
Eserin girişinde sunulan beş bölümlük tasnife göre Sina Dağı, Mısır’daki İskenderiye ve Büyük Kahire kentlerinin ziyaret edilmesinin akabinde geçilen Arabistan coğrafyasının ilk ve en önemli kutsal nirengi noktası olarak tanımlanır. Seyyahın bu dağlık kütleye rasyonel bir coğrafi ve teolojik ilgiyle yaklaştığı, kutsal metinlerde geçen mekanları bizzat müşahede etme arzusunun bir uzantısı olarak bu zorlu rotayı seyahat planına dahil ettiği anlaşılmaktadır. Ancak ne çetin yol koşulları ne de zirveye yapılan tırmanış esnasında karşılaşılan Bedevi kabileleri veya fiziki tehlikeler, eserin Türkçe edisyonunda sansürden ziyade coğrafi bir tasnif tercihiyle okurdan esirgenmiştir.
Dolayısıyla Sina Dağı, bu tarihi seyahatnamede rasyonel bir coğrafi gözlemin konusu olmaktan ziyade, seyyahın Doğu dünyasının kutsal sınırlarına nüfuz etme iradesinin sembolik bir eşiği olarak kalmıştır. Seyyahın "yol hükmü" gibi herhangi bir resmi koruma belgesine sığınmaksızın göze aldığı büyük tehlikelerin yaşandığı bu çöllerle kaplı coğrafya, kitabın genel ruhuna sinen o kuşkucu ve mesafeli teolojik tahlillerin yapıldığı kayıp sayfalardan biridir.
Kutsal Kitap coğrafyasının en önemli teolojik merkezlerinden biri olan Horeb Dağı, Breuning'in "İkinci Deniz Yolculuğu" planında Sina Dağı ile silsile halinde zikredilen bir diğer meşhur zirvedir. Tıpkı Sina Dağı gibi, Horeb Dağı’na dair seyyahın bizzat gerçekleştirdiği yerinde gözlemler, karşılaştığı dinsel topluluklar ve bölgenin çetin iklim şartları, eserin Türkçe tercümesinde yer almamaktadır; zira bu bölümler "Türkiye coğrafyası dışındaki yerlere yapıldığı" gerekçesiyle çeviri dışı bırakılmıştır. Bu durum, seyahatnamenin bu durağını eserin bütünü içinde yapısal olarak boşlukta bırakan analitik bir veri haline getirmektedir.
Seyyahın önsözde ve seyahatin genel taksimatında belirttiği üzere Horeb Dağı, Yahudilik ve Hıristiyanlık tarihi açısından kutsiyet atfedilen ve Tanrı’nın tecellisine sahne olduğuna inanılan bir coğrafi anıt olarak tanımlanır. Breuning'in bu dağlık bölgeyi incelerken, o dönem Avrupalı seyyahlar ve hacılar arasında yaygın olan dinsel huşu ve körü körüne inanış yerine, rasyonel ve karşılaştırmalı bir coğrafya tahlili yürütmeyi amaçladığı eserin genel metodolojisinden sezilebilmektedir.
Ancak bu teorik çerçevenin ötesinde, Horeb Dağı'nın eteklerindeki gündelik yaşam, burayı mesken tutmuş münzeviler veya bölgedeki Osmanlı-Arap idari nizamı hakkındaki gözlemler, neşrin bu eksikliği nedeniyle karanlıkta kalmaktadır. Okuyucu için Horeb Dağı, seyyahın Doğu seyahatinin teorik sınırlarını çizen ve Kutsal Kitap’ta zikredilen yerleri kendi gözleriyle görme tutkusunu besleyen soyut bir coğrafi referanstan ibaret kalmaktadır.
Sina ve Horeb dağlarıyla aynı kutsal kütlenin bir parçası olan ve üzerinde dünyaca ünlü Hıristiyan manastırını barındıran Azize Katerina Dağı, Breuning’in seyahatnamesinin ikinci bölümünün nihai ve en yüksek coğrafi sınırını oluşturur. Eserin Türkçe çevirisinin kapsam dışı bıraktığı "İkinci Deniz Yolculuğu" kısmına ait olan bu durak, seyahatnamede doğrudan doğruya tasvir edilememiş; sadece yazarın Doğu seyahatine çıkış gerekçelerini ve kitabın genel yapısını izah ettiği mukaddime kısımlarında anılmıştır.
Seyyahın buradaki dinsel hayata, özellikle de Doğu Hıristiyanlığının en eski kalelerinden biri olan Azize Katerina Manastırı'ndaki keşişlerin yaşam tarzına dair gözlemleri, eserin Ortodoks dünyasına yönelik kuşkucu ve mesafeli yaklaşımının önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Korfu ve İstanbul’daki Rum rahiplerin yaşam standartlarını rasyonel ve çoğu zaman acımasız bir dille eleştiren seyyahın, çölün ortasındaki bu izole manastırda sürdürülen çetin hayata ve dinsel ritüellere nasıl bir edebi mesafeyle yaklaştığı, eldeki çevirinin sınırları nedeniyle doğrudan takip edilememektedir.
Sonuç olarak, Azize Katerina Dağı ve onun meşhur manastırı, eserin Türkçe çevirisinde rasyonel bir mimari ya da antropolojik tahlilin konusu olamamıştır. Bu durak, seyyahın altı yıl beş ay süren devasa dünya seyahatinin Arap çöllerindeki çetin ve tehlikeli teolojik serüvenlerini simgeleyen, ancak Türkçe neşirde detaylarına ulaşılamayan eksik halkalardan biri olarak kalmıştır.
Filistin coğrafyasının giriş kapısı ve Kutsal Topraklar’a giden Hıristiyan hacıların tarih boyunca karaya ayak bastığı en kritik liman olan Yafa Limanı, Breuning'in "Üçüncü Deniz Yolculuğu" kapsamında Kudüs'e ulaşmak üzere bizzat kullandığı tarihi bir duraktır. Ancak, tıpkı Sina ve Horeb dağları gibi, bu üçüncü deniz yolculuğu da Türkiye coğrafyası sınırları dışında kaldığı gerekçesiyle eserin Türkçe neşrinde doğrudan bir anlatıyla yer bulmamıştır. Buna karşılık Yafa, kitabın "Birinci Bölüm"ünde, Kıbrıs'ın fethinden önceki dönemde dindar insanların Kudüs'e ulaşmak için kullandıkları tarihsel hac metodunun tasvir edildiği kısımda teolojik ve lojistik bir veri olarak incelenmektedir.
Seyyahın aktardığına göre, Osmanlı'nın 1571'de Kıbrıs'ı fethetmesinden önce, Venedik'te toplanan dindar hacılar ortaklaşa bir gemi kiralayarak Girit üzerinden Kıbrıs'a ulaşırlar; buraya kadar gelen büyük ticaret gemilerini limanda bırakarak, Kutsal Topraklar'a geçmek üzere "yolcu fırkatası" adı verilen daha narin ve küçük teknelere binerlerdi. İşte bu fırkataların Kutsal Ülke'de yanaştığı, hacıların karaya çıkıp Kudüs'e giden tehlikeli kara yollarına koyuldukları asıl lojistik merkez Yafa Limanı'ydı. Ancak Osmanlı fethiyle birlikte bu eski, kurumsallaşmış ve nispeten güvenli hac organizasyonu tamamen çökmüş ve seyyahlar için Yafa üzerinden Kudüs'e ulaşmak bireysel ticari gemilerle yapılan son derece tehlikeli ve rüşvete dayalı bir serüvene dönüşmüştür.
Breuning’in kendi Yafa deneyimi, limandaki Osmanlı gümrük denetimleri, yerel halkla karşılaşmaları ve Kudüs’e doğru uzanan güzergahın fiziksel zorlukları, eserin Türkçe edisyonundaki yapısal boşluk nedeniyle anlatılamamıştır. Yafa, bu seyahatnamede rasyonel bir liman tasvirinin ötesinde, Doğu Akdeniz’deki siyasi ve askeri dengelerin değişmesiyle birlikte Hıristiyan hacıların dinsel coğrafyaya erişim olanaklarının nasıl daraldığını ve zorlaştığını gösteren tarihsel bir paradigma örneği olarak incelenmektedir.
Hans Jacob Breuning’in Doğu seyahatinin ve çocukluğundan beri kalbinde taşıdığı en mistik, en kurucu ülküsü şüphesiz Kudüs’e ve Kutsal Topraklar’a ulaşmaktır. İsa Mesih’in ayak bastığı, çarmıha gerilerek acı dolu bir ölümle insanlığı günahlarından arındırdığına inanılan bu coğrafyayı bizzat görmek, seyyah için salt coğrafi bir merak değil, varoluşsal bir teolojik hesaplaşmadır. Seyyah, Padua'da bulunduğu dönemde Kudüs'e gidip sağ salim dönen Hanz von Arnheim, Hans Reinhard von Schönburg, Johann von Hattstein zu Weilbach ve Dr. Bernhardus Paladinus gibi Alman soylularından aldığı pratik ve abartısız seyahat tavsiyeleriyle bu tutkusunu perçinlemiş, yol arkadaşı Monsieur Jean Carlier de Pinon ile birlikte Venedik'te iki ay boyunca bu kutsal seyahatin lojistik zeminini hazırlamıştır.
Ancak 1579 yılının Akdeniz dünyasında Kudüs’e ulaşmak, eski Haçlı ordularının ya da Venedik Dükalığı’nın kurumsal himayesindeki dindar kafilelerin izlediği o konforlu yollardan fersah fersah uzaktır. Kıbrıs’ın 1571 yılında Osmanlı Sultanı II. Selim tarafından fethedilmesi, Venedik’ten gemi kiralayıp Girit ve Kıbrıs üzerinden fırkatalarla Yafa’ya uzanan eski, emniyetli ve ortaklaşa finanse edilen hac güzergahını tamamen çökertmiştir. Breuning, Kudüs'e giden hacıların sayısının dramatik biçimde azaldığını ve artık eskisi gibi ortak bir gemi kiralama imkanının kalmadığını fark ettiğinde rasyonel bir karar alır; doğrudan Kutsal Kent’e gitmek yerine, ticaret gemileriyle Suriye’nin Trablusşam veya Mısır’ın İskenderiye limanlarına ulaşmayı, hatta bu vesileyle güzergahını uzatarak Osmanlı payitahtı İstanbul’u da görmeyi hedefler.
Seyyahın "Üçüncü Deniz Yolculuğu" kapsamında ele aldığı ve "Kutsal Ülke" ile "Vaad Edilmiş Topraklar"ın merkezine yerleştirdiği Kudüs gözlemleri, eldeki Türkçe neşrin en büyük yapısal boşluğunu oluşturur. Eserin Türkçe çevirisinde, "Yazarın İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Deniz Yolculukları Türkiye coğrafyası dışındaki yerlere yapıldığından çeviriye dahil edilmemiştir" notuyla bu kısımlar tamamen kapsam dışı bırakılmıştır. Dolayısıyla, seyyahın kılıcını ve ateşli silahını yanından ayırmaksızın, hacı kıyafetlerine bürünmeden gerçekleştirdiği bu tehlikeli Kudüs seyahatinin mimari, sosyal ve gündelik detayları, Türkçe baskının coğrafi sınırlandırması nedeniyle birer teolojik ve edebi eksik halka olarak kalmıştır.
Trablusşam, Breuning’in Doğu Akdeniz’deki seyahat kurgusunun dördüncü büyük halkasını oluşturan, Fenikelilerin antik yurdu Suriye kıyısındaki en stratejik lojistik ve ticari nirengi noktasıdır. Doğrudan Kudüs’e gitme imkanının kalmadığını Venedik’te idrak eden seyyahlar, nisan ve mayıs aylarının fırtınasız dingin sularından yararlanan büyük Akdeniz ticaret gemileriyle bu limana ulaşmayı daha en baştan bir alternatif rota olarak planlamışlardır. Trablus, hem Kutsal Topraklar’a açılan karasal yolların bir düğüm noktası hem de Doğu’nun zengin ipek ve baharat kervanlarının Batılı tüccarlarla buluştuğu tekinsiz ama bir o kadar da cazip bir ticaret merkezidir.
Breuning’in bu liman kentinde karşılaştığı gündelik hayatın çiğ gerçekliği, Osmanlı idari nizamının eyaletlerdeki yansımaları ve limandaki kozmopolit ticaret ağları, seyahatnamenin orijinal metninde "Dördüncü Deniz Yolculuğu" başlığı altında en ince ayrıntısına kadar işlenmiştir. Ancak ne yazık ki tıpkı Kudüs ve Mısır seyahatleri gibi, Suriye ve Fenike coğrafyasını kapsayan bu dördüncü bölüm de eldeki Türkçe baskının "Türkiye coğrafyası dışı" sayılması kuralına takılarak neşre dahil edilmemiştir. Seyyahın Trablus'taki Avrupalı konsoloslar, yerel idareciler ve karmaşık pazar nizamı hakkındaki analitik gözlemleri, Türkçe okur için sadece eserin girişindeki içindekiler kısmında zikredilen soyut birer başlık olarak kalmaya mahkum olmuştur.
Bu coğrafi tasnif dışı bırakılma durumu, seyyahın Akdeniz havzasındaki egemenlik sınırlarını ve dönemin ticaret kolonilerinin işleyişini ele alan o mesafeli, rasyonel üslubunun Suriye eyaletindeki izdüşümlerini takip etmemizi engeller. Trablusşam Limanı, Breuning'in seyahatnamesinde salt bir varış noktası olmaktan ziyade, Osmanlı-Venedik-Fransız ticari rekabetinin Doğu Akdeniz’deki en canlı ve tehlikeli sahnelerinden biri olarak, eserin bütünü içindeki o derin jeopolitik analizlerin eksik parçasını temsil etmektedir.
Suriye ve Fenike ülkesine yapılan dördüncü yolculuğun en görkemli ve coğrafi açıdan en çetin nirengi noktası, Trablus kentinin hemen gerisinde bir duvar gibi yükselen Lübnan Dağları’dır. Seyyahın antik ve dinsel metinlerin coğrafi izlerini sürme tutkusunun en somut sahnelerinden biri olan bu dağlık kütle, hem barındırdığı kadim Hıristiyan topluluklar hem de dillere destan sedir ağaçlarıyla Breuning’in analitik zihninde geniş bir yer tutmaktadır. Dağların sarp patikaları, değişken iklim koşulları ve asayişten uzak izole yapısı, seyyahlar için her an pusuda bekleyen fiziki birer tehlike unsurudur.
Breuning’in Lübnan Dağları’ndaki yerel kabileler, dağ köylerindeki dinsel ritüeller ve bölgenin çetin doğası üzerine yaptığı günübirlik gözlemler, eserin Türkçe edisyonunda yapısal olarak tamamen sessizliğe bürünmüştür. "Dördüncü Deniz Yolculuğu" kapsamında kaleme alınan bu gözlemler, Türkiye sınırları dışındaki coğrafyalara ait olduğu gerekçesiyle Türkçe tercümenin dışında tutulmuştur. This edebi mesafe, okuyucunun seyyahın dağlık alanlardaki zorlu yol koşulları ve barınma tecrübeleri hakkındaki canlı anlatısından mahrum kalmasına yol açar.
Sonuç olarak Lübnan Dağları, seyahatnamede rasyonel bir coğrafi ve antropolojik tahlilin konusu olmaktan ziyade, seyyahın Doğu dünyasının çetin fiziki sınırlarını zorlama iradesinin dikey bir sembolü olarak kalmıştır. Kitabın genel ruhuna sinen o kuşkucu teolojik tahlillerin, dağlardaki münzevi manastırlarında yaşayan topluluklar üzerinden nasıl şekillendiği, Türkçe neşrin sınırları dahilinde doğrudan takip edilemeyen kayıp birer anlatı olarak eserin yapısındaki yerini korur.
Hans Jacob Breuning’in yedi ay dokuz gün süren ve büyük tehlikelerle örülü Doğu serüveninin nihayete erdiği, Hıristiyan topraklarına dönüşün lojistik başlangıç noktası Suriye kıyılarıdır. Seyyah ve yol arkadaşı Pinon, Kutsal Topraklar ve Suriye’deki incelemelerini tamamladıktan sonra, Fransa’nın Provence bölgesindeki Marsilya Limanı’na dönmek üzere Suriye kıyılarından demir alan "Le petit Sainct Esprit" adlı Marsilya gemisine binerler. Bu dönüş limanı, seyyah için sadece coğrafi bir ayrılış noktası değil, aynı zamanda Doğu’nun tekinsiz ve büyüleyici ikliminden Batı dünyasının tanıdık nizamına geçişin eşiğidir.
Gemiye binerken yanına, daha önce İstanbul’da ve Mısır kalyonlarında da kullandığı, gemicilerin o pratik pelerinini ve fırtınaya karşı koruyucu mavi-kırmızı keçeden mamul abasını alan Breuning, bu dönüş yolculuğunda Akdeniz'in en hırçın yüzüyle karşılaşır. Eserin "Beşinci Deniz Yolculuğu" bölümünde tasvir edilen bu dönüş serüveni, Akdeniz’deki isimsiz adalar arasında savrulan geminin yakalandığı korkunç fırtınaları ve ölümle burun buruna gelinen o dehşet anlarını anlatır. Ancak bu heyecan verici ve tehlikeli kurtuluş öyküsü de, Suriye’den başlayıp Marsilya’da son bulduğu ve Türkiye sınırları dışında gerçekleştiği için Türkçe neşrin o katı coğrafi eleğinden geçemeyerek çeviri dışı bırakılmıştır.
Suriye kıyılarından başlayan bu dönüş yolculuğu, seyyahın Doğu seyahati boyunca edindiği tecrübeleri rasyonel bir süzgeçten geçirdiği, fırtınanın fiziksel dehşetiyle yüzleşirken canını Yüce Tanrı’ya emanet ettiği o dramatik kapanış sahnesidir. Eserin Türkçe edisyonunda bu son bölümün yer almaması, seyahatnamenin edebi ve analitik bütünlüğünü yarım bırakan, seyyahın çemberi tamamlayıp Marsilya limanında karaya ayak basmasıyla nihayete eren o büyük arınma anını okuyucudan esirgeyen yapısal bir boşluk olarak kalmıştır.
Hans Jacob Breuning’in Suriye kıyılarından 'Le petit Sainct Esprit' adlı Marsilya gemisiyle başlattığı dönüş yolculuğu, Akdeniz’in en hırçın yüzüyle ve ölümcül fırtınalarla sınandıktan sonra Fransa'nın Provence bölgesindeki tarihi Marsilya Limanı'nda nihayete erer. Yedi ay dokuz gün süren, Doğu dünyasının tekinsiz sularında ve Osmanlı eyaletlerinde geçen çetin serüvenin ardından bu limana ulaşmak, seyyah için sadece fiziksel bir kurtuluş değil, aynı zamanda ruhsal bir arınma ve eve dönüş eşiğidir. Akdeniz’in isimsiz adaları arasında savrulan, dalgalarla boğuşan ve batma tehlikesiyle burun buruna gelen geminin sağ salim limana sığınması, seyyahın zihninde Yüce Tanrı’nın inayetinin ve koruyuculuğunun en somut tecellisi olarak rasyonelleştirilir.
Marsilya, seyyahın analizinde Doğu’nun o mutlak ve her an cezalandırmaya hazır idari nizamından Batı dünyasının tanıdık dinsel ve hukuki yapısına geçişin sınır kapısı niteliğindedir. Osmanlı topraklarında padişahın resmi koruma belgesi olan 'yol hükmü'ne sığınmaksızın, her an iftira ve adli rüşvet tuzağı ('Jnuania') riskiyle gezen Breuning için Marsilya, sivil kamuflaj olarak kullandığı o dökümlü Rum kıyafetlerini ve mavi sarıkları nihayet çıkarıp atabildiği, kendi kimliğine güvenle geri döndüğü yerdir. Provence kıyılarının anıtsal kiliseleri, taş rıhtımları ve düzenli liman nizamı, seyyahın her satırına edebi bir mesafe ve entelektüel merakla nakşettiği o kozmopolit Doğu gözlemlerini rasyonel bir süzgeçten geçirmeye başladığı ilk emniyetli üs olur.
Seyyah, bu büyük deniz aşırı seferi Marsilya’da sonlandırsa da hemen Almanya'ya dönmeyip seyahat planını yeni bir dil ve kültür arayışıyla esnetmeye karar verir. Fransızca ve İtalyanca bilgisini daha da yetkinleştirmek amacıyla, daha önce izlediği güzergahı bu kez tersi yönde takip ederek Fransa ve İtalya'nın Saphon bölgelerinde 1580 yılının Eylül ayına kadar vakit geçirir. Venedik’ten başlayıp Marsilya’da Hıristiyan topraklarına ayak basmasıyla tamamlanan bu yedi ay dokuz günlük Levant seyahati boyunca günü gününe, büyük bir titizlikle tuttuğu anı notları, ileride kaleme alacağı beş bölümlük o abidevi seyahatnamenin sarsılmaz entelektüel omurgasını oluşturacaktır. Marsilya rıhtımında karaya ayak basan seyyah, arkasında bıraktığı Doğu’nun o karmaşık dinsel çoğulculuğunu, mimari anıtlarını ve tekinsiz yol koşullarını Batı’nın rasyonel bilimsel metodolojisiyle buluşturacak olan o büyük edebi inşa sürecini de burada başlatmış olur.
