Mihail Saltıkov-Şçedrin’in Golovlyov Ailesi romanı, Rus edebiyatının açık ara en karanlık, en umutsuz ve insan doğasına dair en acımasız metinlerinden biridir. Dostoyevski karakterlerinin kötülüğünde bile felsefi bir isyan veya mistik bir arayış varken, Golovlyovlar’ın kötülüğü sıradan, bayağı, hesapçı ve mülkiyet hırsıyla zehirlenmiş bir kötülüktür. Aleksandr Ivanovsky’nin 1933 tarihli erken sesli Sovyet klasiği uyarlaması, bu edebi bataklığı sinema perdesine taşırken izleyiciye hiçbir kaçış noktası, hiçbir “iyi” karakter veya ahlaki bir teselli sunmaz. Film, dışarıdan gelen hiçbir felakete ihtiyaç duymadan, sırf kendi iç dinamikleriyle birbirini yiyerek yok olan bir ailenin (ve dolaylı olarak bir sosyal sınıfın) klinik düzeyde bir otopsisidir.
Golovlyov malikanesinin başındaki Arina Petrovna (K. Korotkevich), aileyi mutlak bir tiranlıkla yöneten, çocuklarını sevgiyle değil, mal mülk hesaplarıyla tartarak büyüten acımasız bir matriarktır. O, mülkiyeti korumak adına çocuklarının açlıktan veya alkolizmden ölmesini (Stepan’ın trajedisi gibi) soğukkanlılıkla izler. Ancak filmin asıl dehşeti, Arina Petrovna’nın yaşlanıp gücü devrettiği oğlu Porfiri, nam-ı diğer Iuduşka (Küçük Yahuda) sahneye tam anlamıyla hakim olduğunda başlar.
Vladimir Gardin’in sinema tarihine geçecek kadar inandırıcı ve tiksindirici bir performansla hayat verdiği Iuduşka karakteri, riyakarlığın (ikiyüzlülüğün) nasıl bir kitle imha silahına dönüşebileceğinin kanıtıdır. Iuduşka asla bağırmaz, kimseye fiziksel şiddet uygulamaz. O, ağzından düşürmediği Tanrı kelamı, sahte gözyaşları, “şefkatli” öğütleri ve dindar tebessümüyle insanları ölüme terk eder. Kendi annesini malikanede açlığa mahkum ederken, kendi oğlunun intiharına seyirci kalırken veya yeğenleri Anninka (Tatyana Bulakh-Gardina) ile Lyubinka’yı uçuruma sürüklerken bile o tatlı dilli vaazlarını sürdürür. Film, kötülüğün en korkunç formunun, erdem ve din maskesi takan sıradan bir açgözlülük olduğunu Iuduşka’nın o yapışkan kelimeleriyle seyircinin zihnine kazır.
Sovyet yönetmen Ivanovsky’nin estetik tercihi, bu boğucu metni aynı derecede klostrofobik bir görsel dünyayla eşleştirmektir. Ekspresyonist sinemadan (özellikle Alman dışavurumculuğundan) ödünç alınan sert gölgeler, malikaneyi giderek daralan karanlık bir mezara çevirir. Dışarıda uzanan geniş araziler ve ormanlar bile özgürlüğü değil, ailenin mülkiyet hırsının ne kadar büyük bir alanı zehirlediğini gösterir. Yönetmen, izleyiciyi bu kasvetli atmosferin içine kilitleyerek, karakterlerin çürümüş ahlakının izleyicinin üzerine bulaşmasını sağlar.
1933 Sovyet Rusya’sında bu filmin çekilmesi, siyasi bağlamda Çarlık dönemi aristokrasisinin ve toprak sahiplerinin (kulakların) ne kadar yozlaşmış ve ölmeyi hak eden bir sınıf olduğuna dair güçlü bir propaganda işlevi de görmüştür. Ancak eserin gücü, ideolojik bir araç olmanın çok ötesine geçer. Gospoda Golovlyovy, ahlaki çürümenin nesilden nesile nasıl aktarıldığını, servet hırsının kan bağını nasıl hiçe saydığını anlatan, insan ruhunun karanlık köşelerine yapılmış tavizsiz, ağır ve unutulmaz bir yolculuktur. Edebiyatın en sinsi kötüsünün sinemada vücut bulmuş halidir.

