Edebiyat tarihinin en karanlık metinlerinden biri olan Nikolay Leskov’un Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i, Rusya’nın o bataklık, batıl inançlarla dolu ve feodal taşrasında geçen terletici bir çöküş hikayesidir. Yönetmen William Oldroyd, 2016 yapımı Lady Macbeth filminde son derece radikal bir uyarlama stratejisi izleyerek, bu karanlık Rus ruhunu alıp 1865 yılının soğuk, rüzgarlı ve katı kurallarla örülü Viktoryen İngiltere’sine nakleder. Bu coğrafi değişim, eserin varoluşsal zeminini değiştirir; film Ortodoks bir günah ve kefaret öyküsü olmaktan çıkıp, sınıf, ırk ve cinsiyet hiyerarşisinin nasıl ölümcül bir silah (ve bir psikopati) yarattığının klinik bir incelemesine dönüşür.
Film, geniş arazilerin ortasında bir kafes gibi duran malikaneye, kendisinden yaşça büyük, iktidarsız ve acımasız Alexander’a “satılan” Katherine’in (Florence Pugh) boğucu rutiniyle başlar. Yönetmen, Katherine’in içindeki o sıkışmışlığı; sıkılan korseler, duvarda asılı duran saatlerin monoton tik-takları ve karakteri çerçevenin tam ortasına hapseden o simetrik, klostrofobik kadrajlarla izleyiciye fiziksel bir acı gibi aktarır. Katherine’in dünyası “içeride kalmak, sessiz olmak ve itaat etmek” üzerine kuruludur. Ancak kayınpederinin ve kocasının malikaneden kısa süreliğine ayrılması, Katherine’in içindeki o ilkel, vahşi ve ahlak dışı yaşam enerjisinin patlamasına neden olur.
Filmin dramatik kırılması ve aynı zamanda ahlaki çöküşü, seyis Sebastian (Cosmo Jarvis) ile başlayan cinsel tutkuyla tetiklenir. Ancak Oldroyd’un rejisi, bunu asla romantik bir “yasak aşk” olarak sunmaz; bu, Katherine’in bedeni ve mülkiyeti (evi) üzerindeki iktidarını ilan etme savaşıdır. Katherine özgürleşme yolunda önüne çıkan engelleri (kayınpederi, kocası ve hatta masum bir çocuğu) birer böcek gibi ezerek ortadan kaldırırken, film izleyicisini korkunç bir ahlaki tuzağa düşürür. Başlangıçta ezilen, empati kurduğumuz bir kurban olan Katherine, gücü ele geçirdikçe kendi kayınpederinden daha acımasız, daha soğukkanlı bir canavara dönüşür. Yönetmen kamerayı asla ahlaki bir yargıç konumuna getirmez; cinayetleri müziksiz, tepkisiz ve donuk bir mesafeden izletir.
Eserin sosyolojik neşteri, sınıf ve ırk çatışmasında daha da belirginleşir. Siyahi hizmetçi Anna’nın (Naomi Ackie), Katherine’in yükselişiyle orantılı olarak nasıl konuşma yetisini kaybettiği ve tamamen ezildiği detaylarda gizlidir. Katherine, kendi hürriyetini ve “evin hanımı” statüsünü korumak için, aşığı Sebastian’ı ve hizmetçisi Anna’yı gözünü kırpmadan ateşe atar. Final sahnesinde Katherine, malikanenin divanında, işlediği korkunç cinayetlerin ve yıktığı hayatların üzerine inşa ettiği kanlı iktidarında kaskatı otururken, film “ezilenlerin iktidarı” üzerine sinir bozucu, nihilist ve sarsıcı bir manifesto bırakarak perdeyi kapatır. Bu yapım, dönem filmlerinin o güvenli romantizmini reddeden, insan doğasının o karanlık ve bencil hayatta kalma güdüsüne atılmış acımasız bir bakıştır.

