İvan Bunin’in edebiyatı, Devrim öncesi Rusya’sının kırsalında yavaş yavaş çürüyen malikanelerin, deliliğe sürüklenen aristokratların ve efendilerinin kaderine hastalıklı bir şekilde zincirlenmiş köylülerin ağıtıdır. Yönetmen Aleksandra Strelayanaya, 2011 yapımı Sukhodol uyarlamasında bu edebi metni geleneksel bir senaryo formatiyla inşa etmeyi reddeder; bunun yerine Bunin’in metnini adeta görsel bir rüya günlüğüne, karanlık bir pagan masalına dönüştürür. Film, sinema perdesinde bir “hikaye” anlatmaz; bir sınıfın ve bir dönemin “kokusunu” ve “çürüme hissini” seyirciye bulaştırmaya çalışır.
Eserin merkezinde, adından da anlaşılacağı üzere Sukhodol (Kuru Vadi) malikanesi ve bu malikanenin lanetli sahipleri Hruşov ailesi vardır. Ancak hikayeye doğrudan efendilerin değil, ailenin trajedisine hem tanıklık eden hem de onun bir parçası olan hizmetçi Natalya’nın (Yana Esipovich) parçalanmış bilincinden bakarız. Hruşovlar ahlaken, zihnen ve ekonomik olarak tükenmektedirler. Evin hanımı Tonya’nın (Elena Kalinina) histeri krizleri ve yavaş yavaş delirmesi, aslında sadece bir bireyin değil, feodal Rusya’nın zihinsel çöküşünün mikrokozmosudur.
Filmin estetik zeminini ayakta tutan en hayati unsur, Tarkovski ekolüne selam duran görsel dilidir. Yönetmen, Rus taşrasının o korkutucu, çamurlu, ilkel ve büyüleyici doğasını filmin ana karakterine dönüştürür. Sukhodol malikanesini saran yaban otları, yıkık dökük tahta duvarlar ve ateşin başında okunan pagan duaları… Film, Rus Ortodoks Hristiyanlığı ile yüzyıllardır süregelen kadim pagan inançlarının o karanlık sentezini (kutsal deliler, büyücüler, muska yazan yaşlı kadınlar üzerinden) muazzam bir dokusal gerçekçilikle perdeye taşır. Oleg Garkusha ve Roza Khairullina’nın canlandırdığı arketipsel “Kutsal Deli” (Yurodivy) tiplemeleri, bu tekinsiz atmosferin felsefi taşıyıcılarıdır.
Ne var ki, analitik eksende eserin tökezlediği yer tam da bu aşırı “görsel şiirsellik” sevdasıdır. Yönetmen, dramatik mimariyi öylesine yok sayar ki; film, sebep-sonuç ilişkisinden tamamen kopar, karakterlerin neden o eylemleri yaptığı silikleşir. Natalya’nın efendisine olan saplantılı bağlılığı, sürgün edilmesi, batıl inançların aileyi nasıl felakete sürüklediği gibi kritik unsurlar havada kalır. İzleyici, eserin ritmine kapılıp atmosferden sarhoş olabilir ancak akılcı (rasyonel) bir analiz yapmak istediğinde filmin içi boş, estetize edilmiş bir “dekadans” (çöküş) portresinden ibaret olduğunu fark edebilir.

