Nathaniel Hawthorne’un 1850 tarihli Kızıl Harf (The Scarlet Letter) romanı, Amerikan edebiyatının temel taşlarından biridir. Puritan toplumunun o katı teokrasisinde, gayrimeşru bir çocuk doğurduğu için göğsüne zinayı (Adultery) simgeleyen kızıl bir “A” harfi dikilerek toplumdan dışlanan Hester Prynne’in hikayesi; basit bir yasak aşk romanı değil, suçluluk, günah, riyakarlık ve kefaret üzerine yazılmış devasa bir felsefi ve psikolojik trajedidir. Romanın kalpgâhı, Hester’ın bu utancı yıllarca sessiz ve boyun eğmez bir asaletle taşıması, aşığı olan saygın Rahip Dimmesdale’in ise gizli suçluluğunun ağırlığıyla içten içe çürüyüp yok olmasıdır.
Ancak Roland Joffé’nin yönettiği ve başrollerini Demi Moore, Gary Oldman ile Robert Duvall’in paylaştığı 1995 yapımı sinema uyarlaması, bu edebi başyapıtı alıp, adeta metne kasten hakaret edercesine onu sığ, cinsel içerikli ve ucuz bir Hollywood aksiyon-romansına dönüştürmüştür. Film, bir uyarlamadan ziyade, Amerikan edebi kanonuna karşı işlenmiş sinematografik bir suçtur.
Filmin ontolojik çöküşü daha ilk kararlarında başlar. Yönetmen ve senarist, kitabın sadece birkaç sayfasını kapsayan “günahın işlenişi” (Hester ve Arthur’un ilişkiye başlama) sürecini filmin merkezine oturtmuş, bu ilişkiyi ormanda gizlice banyo yapmalar ve şelale altındaki erotik fantezilerle süsleyerek konuyu pembe dizi estetiğine indirgemiştir. Hawthorne’un metnindeki o dondurucu ve klostrofobik teolojik gerilim, yerini tamamen hormonların ve “kötü, yobaz kasabalılara karşı duran özgür aşıkların” melodramına bırakır. Demi Moore’un Hester Prynne’i, 17. yüzyılın o ağır, eylemsiz stoacılığından yoksundur; o, 1990’ların “güçlü, lafını esirgemeyen kadın” arketipinin döneme yanlış giydirilmiş, anakronik bir versiyonudur. Gary Oldman gibi usta bir aktör bile, suçluluktan delirmesi gereken Dimmesdale’i, sadece aşkı için acı çeken bir Hollywood jönü karikatürüne hapsolmaktan kurtaramaz.
Eserin edebi vandalizmi ise finalinde zirveye (veya dibe) ulaşır. Orijinal metnin edebiyat tarihindeki en kahredici ve felsefi olarak en tutarlı finallerinden biri olan; Dimmesdale’in suçunu itiraf edip ölmesi ve Hester’ın o kızıl harfi hayatının sonuna kadar bir kefaret (ve sonrasında saygınlık) nişanı olarak taşıması, Hollywood’un gişe kaygılarına kurban edilmiştir. Film, son yarım saatini, kasabaya Kızılderili (Algonquin) saldırısı düzenleyip çıkan kaosta aşıkların bir at arabasına atlayarak Caroline eyaletine (yeni ve mutlu bir hayata) doğru kaçması gibi absürt, gülünç ve metnin tüm ahlaki-felsefi yapısını yerle bir eden bir “mutlu sonla” kapatır.
The Scarlet Letter (1995), edebiyat metinlerinin sadece birer “isim hakkı” olarak kullanılıp, felsefi ve sosyolojik derinliklerinin nasıl içinin boşaltılabileceğini kanıtlayan, gişede hak ettiği ağır cezayı almış ve sadece “nasıl yapılmamalı” örneği olarak izlenmesi gereken tahammül fersahı bir ticari enkazdır. John Barry’nin o muhteşem müzikleri bile, bu ontolojik çöküşü örtbas etmeye yetmez.

