Stephen King, romanında Overlook Oteli’ni içine giren herkesi yozlaştıran şeytani bir varlık olarak kurgulamış, Jack Torrance’ı da bu gücün kurbanı olan iyi bir aile babası olarak yazmıştı. Stanley Kubrick ise 1980 yapımı The Shining uyarlamasında bu romantik doğaüstü masalı elinin tersiyle iter. Kubrick’e göre kötülük binanın tuğlalarında değil, doğrudan insan zihninin kıvrımlarında ve tarihin tekerrür eden kanlı doğasında gizlidir. Film, klasik bir “perili ev” hikayesi değil; başarısızlık hissi, alkolizm ve öfke sorunuyla zaten çatlamış olan bir adamın, mutlak izolasyon altında kendi bilinçaltının (veya kolektif bilinçaltının) canavarlarına teslim oluşunun soğukkanlı, klinik ve geometrik bir anatomisidir.
Anlatı, kış sezonu boyunca bakıcılığını yapmak üzere Colorado dağlarındaki devasa Overlook Oteli’ne yerleşen Torrance ailesiyle (Jack, eşi Wendy ve telepatik yetenekleri olan oğulları Danny) başlar. Kubrick, kamerayı Steadicam teknolojisinin getirdiği o eşsiz, süzülen akıcılıkla kullanarak izleyiciyi devasa, aydınlık ve son derece simetrik koridorlara hapseder. Geleneksel korku sinemasının karanlık, gölgeli ve kirli mekanlarının aksine, Overlook Oteli fazla büyük, fazla aydınlık ve fazla düzenlidir. Bu “agorafobik klostrofobi”, kaçacak hiçbir yerin (veya sığınacak hiçbir karanlığın) olmamasının yarattığı yepyeni bir dehşet türüdür.
Jack Torrance (Jack Nicholson), daha filmin en başından itibaren, müdürle yaptığı iş görüşmesinde bile o tekinsiz gülümsemesiyle içindeki şiddeti ele verir. Otelin boşluğu, Jack’in yazar tıkanıklığıyla (writer’s block) birleştiğinde, onun narsisizmini ve ailesine duyduğu nefreti besler. Otelin içindeki hayaletler (Barmen Lloyd veya eski kâhya Grady), Jack’in zihnindeki “ataerkil otoriteyi” ve “şiddeti” haklı çıkaran dışavurumlardır. Grady, Jack’e karısını ve çocuğunu “hizaya sokması” (correct) gerektiğini söylerken, aslında Jack’in içsel fantezisini dillendirir. Bu bağlamda film, Amerikan çekirdek ailesinin içinde pusuya yatmış o zehirli ve ölümcül eril tahakkümün kusursuz bir sosyolojik eleştirisidir.
Filmin kalpgâhını oluşturan felsefi alt metin, zamanın çizgisel değil, döngüsel olduğu fikridir. Eski Kızılderili mezarlığı üzerine kurulan bu otel, geçmişteki günahların (soykırım, 1920’lerin sınıfsal riyakarlığı) asla silinmediği bir hafıza sarayıdır. Filmin o meşhur, şok edici final karesinde Jack’in 1921 yılına ait balo fotoğrafında yer alması (ve eski kâhya Grady’nin ona “Siz her zaman buranın kâhyasıydınız” demesi), Jack’in aslında insanlığın o ebedi şiddet döngüsünün, zamansız bir figürü (reenkarnasyonu) olduğunu kanıtlar.
Shelley Duvall’ın canlandırdığı Wendy’nin o histerik çaresizliği ve Danny Lloyd’un o sessiz psişik kurban rolü, Kubrick’in duygudan arındırılmış, buz gibi satranç tahtasında mükemmel işleyen piyonlardır. The Shining, Béla Bartók ve Penderecki’nin uyumsuz (dissonant) müzikleri eşliğinde kanın asansörlerden taşmasını bekleyen, insan doğasındaki karanlığın ve cinnetin mimari bir kusursuzlukla, labirent gibi kadrajlarla çizilmiş; sinema tarihinin gelmiş geçmiş en hipnotik, en anıtsal ve en tehlikeli psikolojik terör başyapıtıdır.

