Anton Çehov’un en büyük tiyatro metinlerinden biri olan Üç Kız Kardeş (The Three Sisters), dışarıdan bakıldığında hiçbir olayın yaşanmadığı, insanların sadece çay içtiği, askeri bandoların çaldığı ve sürekli geçmişle gelecek hakkında konuşulduğu statik bir yapıdadır. Asıl trajedi tam da bu eylemsizliğin içindedir; karakterlerin hayatları, onlar “Moskova’ya dönmeyi” beklerken, o taşra evinin salonunda sessizce çürüyüp gitmektedir. Paul Bogart’ın yönettiği ve Lee Strasberg’in ünlü “Actors Studio” ekibinin kamera karşısına geçtiği 1966 yapımı bu uyarlama, sinema ve tiyatro arakesitinde duran, formel olarak eksik ama oyunculuk psikanalizi açısından ders niteliğinde bir arşiv çalışmasıdır.
Film, babalarının ölümü üzerine bir Rus taşra kasabasına sıkışıp kalmış Olga, Maşa ve İrina’nın hikayesini takip eder. Ablaların en büyüğü Olga (Geraldine Page), bir öğretmen olarak gençliğini hızla tüketirken; Maşa (Kim Stanley), vasat ve sıkıcı kocasından kaçıp idealist ama evli Yarbay Vershinin’de (Kevin McCarthy) umutsuz bir aşk arar. En küçükleri İrina (Sandy Dennis) ise hayata çalışarak anlam katabileceğine dair naif bir inançla başlar, ancak zamanla taşranın o boğucu gerçekliği onu da paramparça eder. Üç kız kardeşin o meşhur “Moskova’ya… Moskova’ya” yakarışı, aslında coğrafi bir mekana gidiş arzusu değil, kaybedilmiş bir potansiyele, yaşanmamış bir hayata ve ertelenmiş mutluluğa duyulan çaresiz bir ontolojik feryattır.
Uyarlamanın en kritik analitik boyutu, Amerikan “Metot Oyunculuğu”nun (Method Acting) Çehov evrenine entegre edilmesidir. Strasberg ekolünden gelen oyuncular (Page, Stanley, Dennis ve Nataşa rolündeki Winters), Çehov’un o ince, melankolik ve fısıltılı Rus ruhunu, daha nevrotik, dışa dönük ve yer yer histerik bir Amerikan psikolojisiyle değiştirirler. Çehovyen “sessizlik”, burada yerini aktörün kendi içsel travmalarını (sense memory) karaktere yansıttığı yoğun bir psikodramaya bırakır. Özellikle Kim Stanley’nin Maşa olarak sergilediği o gergin, her an patlamaya hazır performans, eserin hüznünü acı verici bir sinir krizine dönüştürür.
Bu yoğun oyunculuk performansı, filmin aynı zamanda en büyük sinematografik zaafını (zayıflığını) doğurur. Paul Bogart’ın kamerası, oyuncuların egemenliği altındaki kapalı bir televizyon stüdyosunda hapsolmuştur. Yönetmen, hikayeyi sinemanın araçlarıyla (zaman, mekan, kurgu) anlatmaktan vazgeçip, sadece iyi ışıklandırılmış bir tiyatro sahnesini belgelemekle yetinir. Bu durum, seyirci ile eser arasına “filme çekilmiş bir oyun izliyorum” hissinin girmesine neden olur.
Sosyolojik bağlamda eserin en keskin köşesini ise kız kardeşlerin ağabeyi Andrey (Gerald Hiken) ve onun kaba, avam ama son derece kurnaz eşi Nataşa (Shelley Winters) oluşturur. Eğitimli, zarif, Fransızca konuşan ancak hayatta hiçbir eylem üretemeyen aristokrat kardeşler (Babalar ve Oğullar’daki eylemsizliği andırır şekilde), gücü yavaş yavaş Nataşa’ya kaptırırlar. Nataşa, Çehov’un yaklaşan kaba burjuvaziyi, cahil ama mülkiyetçi yeni sınıfı temsil eden şaheseridir. O eve adım atar, yavaş yavaş odaları ele geçirir, hizmetçileri kovar ve finalde kız kardeşleri tamamen kendi evlerinden sürer. The Three Sisters (1966), estetik olarak sinemadan çok tiyatroya ait olsa da; idealizmin pragmatizme, zarafetin kabalığa ve umudun eylemsizliğe nasıl yenik düştüğünü oyuncularının o güçlü, titreyen nefesleriyle perdede kalıcı kılan acımasız bir yüzleşmedir.

