Susan Hill’in modern Gotik edebiyat klasiği The Woman in Black, 1989 yılında İngiliz televizyonu için Nigel Kneale tarafından senaryolaştırılıp Herbert Wise tarafından yönetildiğinde, ortaya sinema salonlarını hedefleyen gürültülü korku filmlerinden çok daha sarsıcı, damar donduran ve sessiz bir kabus çıkmıştır. Bu film, korkunun kan veya ucuz sıçratma numaralarıyla değil; sis, rüzgar sesi, kolektif sessizlik ve kaçışı olmayan coğrafi bir izolasyonla nasıl ustaca inşa edilebileceğinin dersini verir.
Hikaye, Londra’lı genç ve hırslı avukat Arthur Kidd’in, ölen dul bir müşterisinin (Mrs. Drablow) evraklarını düzenlemek üzere İngiltere’nin doğu kıyısındaki o kasvetli ve izole kasabaya gitmesiyle başlar. Arthur’un çalışacağı Eel Marsh House (Yılanbalığı Bataklığı Evi), sular yükseldiğinde ana karayla bağlantısı tamamen kesilen (Nine Lives Causeway yolu sular altında kalan), adeta dünyadan kopuk bir sürgün yeridir. Yönetmen Wise, bu mekanı filmin asıl canavarına dönüştürür. Arthur’un o evde, gelgit yüzünden sularla hapsolduğu anlar, insanın doğa (ve doğaüstü) karşısındaki o ilkel çaresizliğinin fiziksel kanıtıdır. Moderniteyi temsil eden Arthur’un akılcılığı, o çamurlu ve sisli bataklıkta yavaş yavaş çürür.
Filmin ontolojik dehşeti, Siyahlı Kadın figürünün motivasyonunda gizlidir. O, intikamını kendisini o evde hapsedenlerden veya çocuğunu elinden alanlardan değil, doğrudan kasabanın “masumlarından” (çocuklarından) alır. Siyahlı Kadın’ı görmek, bir çocuğun öleceğinin mutlak habercisidir. Felsefi olarak bu varlık, kederin ve travmanın en zehirli formudur. Çocuğunu kaybeden bu anne (Jennet Humfrye), acısıyla baş edemediği için kendi kederini tüm topluma zorla yaşatmak, herkesi kendi karanlık cehennemine çekmek isteyen ontolojik bir virüstür. Kötülük, burada adaletin tecellisi değil, acının kör edici bulaşıcılığıdır.
Yönetmen Herbert Wise’ın sinematografik dehası, Siyahlı Kadın’ı gösterme biçiminde yatar. Film, en korkunç anlarını karanlık köşelere saklamaz. Siyahlı Kadın, Arthur’un katıldığı cenazede veya mezarlıkta, güpegündüz, parlak bir ışık altında dikilir. İzleyici, onu bir anlığına ağaçların arasında veya pencere camının yansımasında net bir şekilde görür. Bu “gündüz gözüyle” yaşanan dehşet, rasyonel zihni çok daha fazla tahrip eder; çünkü karanlığa sığınıp “yanlış gördüm” deme lüksünü elinizden alır.
Aynı şekilde, filmin en sarsıcı anı tamamen görselden arındırılmış, işitsel bir sekanstır. Arthur’un sisler içindeyken bataklığa saplanan midilli arabasını ve boğulan çocuğun o tüyler ürpertici çığlıklarını sadece duyması (olayı görmemesi), izleyicinin kendi zihnindeki en karanlık imgeyi yaratmasına izin verir. The Woman in Black (1989), kederin bir insanda nasıl çürüyüp bir lanete dönüştüğünü anlatan, ucuz Hollywood hilelerini reddederek seyircisini yavaş yavaş, boğucu bir sisin içine çeken; izlendikten yıllar sonra bile o solgun, kin dolu kadın yüzünün hafızadan silinemediği mutlak bir İngiliz Gotik şaheseridir.

