Çin (Zhōngguó — 中国)
Tarihsel isimler: Çin İmparatorluğu, Göksel İmparatorluk, Orta Krallık. Modern isimler: Çin Cumhuriyeti (1912-1949 / Tayvan) ve Çin Halk Cumhuriyeti (1949-günümüz). Modern devlet ayrı bir site kaydı olarak Çin Halk Cumhuriyeti başlığı altında yer almaktadır.
Hanedan silsilesi: Xia → Shang → Zhou → Qin → Han → Sui → Tang → Song → Yuan → Ming → Qing
I. Faz: Efsanevi Kökenler, Tunç Çağı ve İlk Kurumsallaşma (MÖ 2070 – MÖ 221)
Çin medeniyetinin ontolojik temelleri, Sarı Nehir (Huang He) havzasında, tarım devriminin yarattığı artı ürünün ve taşkın kontrolü gibi devasa kolektif mühendislik projelerinin zorunlu kıldığı idari merkezileşme etrafında atılmıştır. Klasik Çin tarih yazımında Xia, Shang ve Zhou hanedanlıkları olarak bilinen bu uzun evre, Çin devlet aklının salt askeri bir mekanizma olmaktan çıkıp, kozmolojik bir meşruiyet zeminine oturduğu dönemdir. Erken dönem Şamanistik ritüeller ve atalara tapınma kültü, Shang Hanedanlığı döneminde fal kemikleri (Jiaguwen) üzerine yazılan ilk logografik yazının icadıyla kurumsallaşmış; yazı, sadece bir iletişim aracı değil, doğrudan kutsal/siyasi otoritenin tekeli haline gelerek gelecekteki devasa Çin bürokrasisinin genetik kodunu oluşturmuştur.
Bu dönemin makro-politik diyalektiği, Zhou Hanedanlığı’nın (MÖ 1046) icat ettiği “Göğün Vekâleti” (Tianming) felsefesiyle şekillenmiştir. Bu doktrine göre, evrenin uyumu (Dao) erdemli bir hükümdarın (Göğün Oğlu) yönetimiyle sağlanır; ancak hükümdar yozlaşırsa gök bu vekâleti ondan alır ve isyan hakkı doğar. Bu felsefe, binlerce yıl boyunca Çin’deki rejim değişikliklerinin ve hanedan döngülerinin rasyonel meşruiyetini sağlamıştır. Zhou’nun zayıflamasıyla başlayan “İlkbahar ve Sonbahar” ile “Savaşan Devletler” dönemleri (MÖ 771-221), merkezi otoritenin çöküp feodal savaş ağalarının kıyasıya çarpıştığı bir kaos ortamı yaratmışsa da; bu eşsiz yıkım, Konfüçyüs, Laozi ve Han Feizi gibi dehaların ortaya çıkmasına zemin hazırlayarak, hiyerarşiyi, itaati, rasyonaliteyi ve yasacılığı (Legalizm) tartışan Çin felsefi altın çağını (Yüz Düşünce Okulu) tetiklemiştir.
II. Faz: İlk İmparatorluk, Legalizm ve Konfüçyanist Sentez (MÖ 221 – MS 220)
MÖ 221 yılında, Savaşan Devletler kaosunu acımasız bir askeri makine ve katı bir “Yasacı” (Legalist) bürokrasiyle bitiren Qin Shi Huang, tüm Çin’i tek bir siyasi çatı altında birleştirerek ilk “İmparator” (Huangdi) unvanını almıştır. Qin Hanedanlığı’nın ömrü sadece 15 yıl sürse de, Çin’in yapısal DNA’sını sonsuza dek değiştirmiştir. Qin Shi Huang, yerel feodalizmi tamamen yok etmiş; ağırlık ölçülerini, para birimini, tekerlek akslarını ve en önemlisi yazı karakterlerini tüm imparatorlukta standartlaştırmıştır. Kuzeydeki göçebe akınlarına karşı Çin Seddi’nin ilk bağlantılarını kurdurmuş, muhalif entelektüelleri diri diri gömdürüp (Kitapların Yakılması) devleti mutlak bir terör makinesine çevirmiştir. Onun mezarını koruyan devasa Terracotta Ordusu, ölümünden sonra bile hükmetme arzusunun ve mutlak monarşik hubrisin (kibrin) taştan bir dışavurumudur.
Qin’in aşırı baskıcı rejiminin çökmesinin ardından kurulan Han Hanedanlığı (MÖ 202 – MS 220), Qin’in rasyonel ve merkezi kurumlarını korurken, bunları Konfüçyüsçü ahlak felsefesiyle yumuşatarak Çin devlet aklının nihai, sürdürülebilir sentezini yaratmıştır. İmparator Wu (Han Wudi) döneminde Konfüçyüsçülük devletin resmi ideolojisi ilan edilmiş ve tarihin ilk liyakata dayalı devlet memurluğu sınav sistemi (Keju) kurulmuştur; bu sayede devleti soylular değil, eğitimli okumuş-yazmış bir bürokrat sınıfı (Mandarinler) yönetmeye başlamıştır. Bu altın çağda, Zhang Qian’ın diplomatik misyonlarıyla “İpek Yolu” kurularak Çin’in vizyonu Orta Asya’dan Roma sınırlarına kadar genişlemiş; ipek, kâğıdın icadı ve gelişmiş metalurji sayesinde Çin, dönemin Roma’sıyla birlikte dünyanın en zengin iki kutbundan biri haline gelmiştir.
III. Faz: Bölünme, Kozmopolit Tang Zirvesi ve Song Rönesansı (MS 220 – 1279)
Han Hanedanlığı’nın saray entrikaları ve köylü isyanlarıyla (Sarı Sarıklılar) çöküşü, Çin’i neredeyse dört yüzyıl sürecek yıkıcı bir bölünme, Üç Krallık (Sanguo) dönemi ve göçebe istilaları evresine itmiştir. Bu kaos dönemi, Hint kıtasından gelen Budizm’in Çin sosyolojisine derinlemesine nüfuz etmesi ve klasik Çin düşüncesiyle senkretik bir uyum yakalaması açısından ontolojik bir dönüşüm sürecidir. 589’da Sui Hanedanlığı’nın ülkeyi kanlı bir bedelle yeniden birleştirmesi ve devasa “Büyük Kanal”ı inşa etmesi, bir sonraki efsanevi hanedan olan Tang’ın (618-907) temellerini atmıştır. Tang Hanedanlığı, Çin tarihinin en dışa açık, kozmopolit ve askeri olarak en agresif dönemidir. Başkent Chang’an, bir milyon nüfusuyla dünyanın en büyük, çeşitli inançların (İslam, Nasturi Hristiyanlık) barındığı küresel bir metropoldü. İmparatoriçe Wu Zetian’ın (Çin tarihinin tek kadın imparatoru) demir yumrukla yönettiği bu evrede Çin kültürü, Kore ve Japonya’nın devlet yapılarını genetik olarak kodlamıştır.
Tang’ın An Lushan İsyanı ile zayıflayıp çökmesinin ardından kurulan Song Hanedanlığı (960-1279) dönemi ise; askeri gücün değil, inanılmaz bir teknolojik ve ekonomik şahlanışın, “Çin Rönesansı”nın yaşandığı evredir. Bu dönemde matbaanın (hareketli harfler), manyetik pusulanın ve barutun icadıyla Çin, Avrupa’dan yüzyıllar önce tam anlamıyla pre-endüstriyel bir kapitalizmin eşiğine gelmiştir. Nüfus 100 milyonu aşmış, kâğıt para (Jiaozi) tarihte ilk kez devasa ölçekte devlet tarafından basılmış ve deniz ticareti muazzam boyutlara ulaşmıştır. Song devleti, askerleri sivillerin altına konumlandıran son derece entelektüel ama askeri açıdan zayıf bir anayasal kurgu benimsediği için, ekonomik olarak dünyanın zirvesindeyken kuzeyden gelen sırasıyla Khitan, Jin ve en nihayetinde Moğol askeri fırtınaları karşısında parça parça yok olmaktan kurtulamamıştır.
IV. Faz: Yabancı Hegemonyalar ve Ming İzolasyonu (1271 – 1912)
14. yüzyılda Cengiz Han’ın torunu Kubilay Han’ın Çin’i tamamen fethetmesiyle kurulan Yuan Hanedanlığı (1271-1368), Çin tarihinde tüm ülkenin ilk kez yabancı (Moğol) bir hanedanın mutlak işgali altına girdiği ontolojik bir kırılmadır. Moğollar, Marco Polo gibi figürler üzerinden Çin’i küresel bir ticaret ağının (Pax Mongolica) doğrudan merkezine oturtmuş, ancak klasik Çinli okumuş elitleri (Mandarinleri) sistemin dışına iterek derin bir sosyolojik nefret biriktirmiştir. Bu nefretin 1368’de Kızıl Sarıklılar İsyanı ile patlaması, etnik bir Han Çinlisi olan Zhu Yuanzhang’ın Moğolları kovarak Ming Hanedanlığı’nı (1368-1644) kurmasıyla sonuçlanmıştır. Ming, başlarda Amiral Zheng He’nin devasa Hazine Filolarıyla (1405-1433) Afrika’ya kadar uzanan küresel bir deniz gücü vizyonu sergilese de; zamanla maliyetler ve Konfüçyüsçü bürokratların içe kapanma baskısıyla okyanusları terk etmiş, donanmasını yakmış ve yüzünü tekrar kuzeye dönerek Yasak Şehir’i inşa etmiş ve devleti muazzam bir iç izolasyon (Haijin – Deniz Yasağı) duvarının arkasına hapsetmiştir.
1644 yılında Ming’in köylü isyanları ve saray hadımlarının yozlaşmasıyla çökmesi, kuzeyden gelen Mançuların Çin Seddi’ni aşarak son imparatorluk hanedanı olan Qing’i (1644-1912) kurmasına yol açmıştır. Qing Hanedanlığı, Mançu askeri elitizmi ile klasik Çin bürokrasisinin hibrit bir sentezidir. Kangxi ve Qianlong gibi vizyoner imparatorlar döneminde Çin; Moğolistan, Sincan, Tibet ve Tayvan’ı fethederek tarihinin en geniş fiziksel sınırlarına (13 milyon km²) ve 400 milyonluk devasa bir nüfusa ulaşmıştır. Ancak 18. yüzyılın sonlarında, Avrupa’da Sanayi Devrimi’nin patlak verdiği dönemde, Qing devleti teknolojik gelişmeleri “barbar işi oyuncaklar” olarak küçümsemiş ve felsefi bir kibre kapılmıştır. Bu makro-stratejik miyopluk, 19. yüzyılda İngilizlerin kışkırttığı ve Çin’in ağır yenilgileriyle sonuçlanan Afyon Savaşları (1839-1860) ile acımasızca ifşa edilmiştir. Batılı emperyal güçlerin “Eşitsiz Antlaşmalarla” ülkeyi yarı sömürgeye çevirmesi, Hong Xiuquan’ın başlattığı ve 20-30 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan Taiping İsyanı’nın yarattığı sosyolojik kıyım, 2000 yıllık “Göksel İmparatorluk” sisteminin ahlaki ve fiziksel iflasıdır.
V. Faz: Cumhuriyet Dönemi, Parçalanma ve Savaş (1912 – 1949)
1911 yılındaki Xinhai Devrimi, binlerce yıllık hanedanlık sistemine kalıcı bir son vermiş ve 1912’de Sun Yat-sen’in önderliğinde Çin Cumhuriyeti (Zhōnghuá Mínguó) ilan edilmiştir. Ancak bu kurumsal dönüşüm, Çin’in birleşmesini değil, siyasi boşluğun ortaya çıkardığı devasa bir asimetrik çöküşü tetiklemiştir. Sun Yat-sen’in iktidarı kısa süre sonra güçlü bir general olan Yuan Shikai’ye devretmek zorunda kalması ve Yuan’ın da başarısız bir imparatorluk denemesi sonrası ölümüyle ülke 1916’dan itibaren “Savaş Ağaları” (Warlord) dönemine girmiştir. Bu dönem, bölgesel generallerin kendi orduları, kendi paraları ve emperyalist destekçileriyle Çin’i adeta feodal bir kan gölüne çevirdiği makro-tarihsel bir parçalanma evresidir.
Bu kaosu bitirmek üzere ortaya çıkan iki zıt modernleşme projesi, Çin’in kaderini belirleyecek bir ölüm kalım savaşına girmiştir: Chiang Kai-shek liderliğindeki Batı destekli, milliyetçi Kuomintang (KMT) ve Mao Zedong liderliğindeki Çin Komünist Partisi (ÇKP). 1927’de Şanghay Katliamı ile KMT’nin komünistleri tasfiye etmeye çalışmasıyla başlayan Çin İç Savaşı, Mao’nun köylü kitlelerini devrimin ana unsuru olarak gören (Maoizm) diyalektik doktrini sayesinde dağlara çekilip hayatta kaldığı efsanevi “Uzun Yürüyüş” (1934-35) ile devam etmiştir. 1937’de Japonya’nın Çin’i topyekûn işgali (İkinci Çin-Japon Savaşı), her iki tarafı geçici bir “İkinci Birleşik Cephe” kurmaya zorlamışsa da; Nankin Katliamı gibi inanılmaz boyutlardaki Japon vahşeti karşısında milyonlarca insanın ölümü, Çin’in ulusal travmasını doruk noktasına çıkarmıştır. 1945’te Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda teslim olmasının ardından yeniden alevlenen iç savaşta; rüşvete batmış, halk desteğini yitirmiş ve enflasyonla boğuşan KMT orduları, Mao’nun disiplinli, gerilla taktiklerini ustalıkla kullanan Halk Kurtuluş Ordusu karşısında tamamen çökerek Tayvan adasına kaçmak zorunda kalmıştır.

