Sergei Bondarchuk’un Step (1977) uyarlamasını analiz ederken sorulması gereken temel felsefi soru şudur: İnsanlığın en büyük dramı bir savaş meydanında mı yaşanır, yoksa uçsuz bucaksız bir bozkırda, bir kamp ateşinin etrafında anlamsızca gökyüzüne bakarken mi? Bondarchuk kariyeri boyunca ilk soruya cevap aramış bir epik ustasıyken, bu filmde Çehov’un rehberliğinde ikinci sorunun sessizliğine inmeye çalışır. Ancak ortaya çıkan eser, ustalıklı bir sinematografinin edebi incelikle nasıl çatışabileceğinin mükemmel bir kanıtıdır.
Film, annesinin yanından koparılıp okula yazdırılmak üzere bir at arabasıyla bozkırı geçen dokuz yaşındaki Yegoruşka’nın gözünden anlatılır. Bu yolculuk, sadece A noktasından B noktasına fiziksel bir gidiş değil; çocuğun o güvenli anne rahminden, dünyanın acımasız, anlamsız ve devasa boşluğuna fırlatılışının (varoluşsal travmasının) hikayesidir. Yolculuk boyunca karşılaştığı pragmatik dayısı Kuzmiçov, altın arayışındaki naif Peder Hristofor, ezilmiş Yahudi hancı Moisei ve ilkel dürtüleriyle hareket eden, sert ama neşeli arabacılar kafilesi, Yegoruşka’nın dünyayı tanıma rehberleridir.
Filmin mutlak ve tek başrol oyuncusu tartışmasız “Bozkır”ın kendisidir. Bondarchuk, Rus edebiyatının o kadim metaforunu—büyüklüğüyle insanı ezen, güzelliğiyle çıldırtan ve kayıtsızlığıyla dehşete düşüren Rus coğrafyasını—muazzam bir görsel güçle perdeye taşır. Özellikle filmin doruk noktasını oluşturan gece fırtınası sekansı, doğanın insan karşısındaki mutlak tahakkümünü gösterir. Çakan şimşekler ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında at arabalarının acizliği, insanın evrendeki gerçek yerinin altını çizer. O an Yegoruşka’nın duyduğu dehşet, aslında sadece gök gürültüsünden değil, dünyanın ne kadar tekinsiz bir yer olduğunu fark etmesindendir.
Ancak analitik eksende filmi aşağı çeken ana unsur, yönetmenin bu görsel güce olan sarsılmaz inancıdır. Çehov, karakterlerin birbirlerine teğet geçen küçük dertlerini, hüzünlerini ve gülünçlüklerini keskin bir ironiyle yazar. Oysa Bondarchuk, her sahneye bir “başyapıt” ağırlığı yüklemeye çalışır. Arabacıların basit bir tartışması veya kamp ateşindeki bir hikaye, Bondarchuk’un vizyonunda gereksiz bir ciddiyete ve epik bir yavaşlığa bürünür. Çehov’un metni su gibi akarken, film çamura saplanmış bir at arabası gibi ağırlaşır. Karakterler arasındaki o “Çehovyen” sessizlikler, filmde yönetmenin doldurmayı başaramadığı ölü zamanlara dönüşür.
Step, sinema dili açısından olağanüstü doğa manzaraları, kusursuz kompozisyonlar ve dönemin ruhunu yansıtan yetkin oyunculuklar sunar. Ancak bir Çehov uyarlaması olarak ruhsuzdur. İnsanın iç dünyasındaki o mikroskobik kırılmaları merkeze alan bir yazarın dünyasına, makro ölçekte düşünen bir yönetmenin teleskopla bakma çabasıdır.

