Shirley Jackson’ın The Haunting of Hill House romanı, korku edebiyatında devrim niteliğinde bir dönüm noktasıdır; zira kötülüğü mezarlıklardan, şeytanlardan veya vampirlerden alıp, doğrudan insan psikolojisinin o yaralı, bastırılmış ve nevrotik çatlaklarına yerleştirmiştir. Robert Wise’ın 1963 yapımı sinema uyarlaması The Haunting, bu edebi metnin ruhuna sarsılmaz bir sadakat göstererek, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en rafine, en zeki ve en boğucu psikolojik gerilimlerinden birini inşa eder. Bu filmde kan yoktur, fiziksel bir canavar yoktur, uçuşan eşyalar yoktur; sadece yanlış açılarla inşa edilmiş devasa bir malikane ve o malikanenin karanlığında kendi hiçliğiyle yüzleşen bir kadının zihinsel çöküşü vardır.
Hikaye, doğaüstü olayları bilimsel olarak kanıtlamak isteyen Dr. John Markway’in, telekinetik veya psişik geçmişleri olan bir grup insanı (ve evin varisi Luke’u) 90 yıllık lanetli Hill House’ta (Tepedeki Ev) bir deneye davet etmesiyle başlar. Ancak filmin asıl odak noktası ve trajedisi, 11 yıl boyunca felçli ve zalim annesine bakarak gençliğini tüketmiş, hiçbir zaman kendi hayatına sahip olamamış, son derece kırılgan ve nevrotik Eleanor (Nell) karakteridir. Julie Harris’in olağanüstü bir empati ve histeriyle canlandırdığı Eleanor, evden kaçıp Hill House’a geldiğinde aslında özgürlüğe değil, kendisini yutacak daha büyük bir otoriteye koşmaktadır.
Yönetmen Robert Wise, evin kendisini yaşayan, nefes alan, hastalıklı bir organizma olarak resmeder. Kameranın geniş açılı lensleri ve eğik (Dutch) kadrajları sayesinde evdeki hiçbir kapı tam olarak düz kapanmaz, hiçbir koridor mantıklı bir yere çıkmaz. Ev, rasyonel mimarinin değil, rüyaların (veya kabusların) mantığıyla işler. Geceleri duyulan o sağır edici, duvarları sarsan gümleme sesleri (ki sinema tarihinin en korkutucu ses tasarımlarından biridir), aslında evin bir saldırısı mıdır yoksa Eleanor’un annesinin ölümünden duyduğu o devasa suçluluk duygusunun (annesinin duvarlara vurarak onu çağırdığı anıların) yankısı mıdır? Film bu soruyu asla net bir şekilde cevaplamaz ve tüm gücünü bu psikanalitik muğlaklıktan alır.
Eleanor’un karşısında konumlanan, bohem, özgür ruhlu ve örtük bir şekilde eşcinsel olarak kodlanan Theodora (Claire Bloom) karakteri, Eleanor’un olamadığı her şeydir. İkili arasındaki o pasif-agresif gerilim, sevgi ve nefretin iç içe geçtiği o klostrofobik dinamik, filmin gerilimini besleyen ana damarlardan biridir. Ancak Eleanor’un asıl romantik (ve ölümcül) ilişkisi ne Theodora iledir, ne de aşık olduğunu sandığı Dr. Markway ile. Eleanor, doğrudan evin kendisine aşık olur. Ev, dünyada onu “bekleyen”, onu “kabul eden” tek yerdir.
Finalde, Eleanor evden gitmeye zorlandığında verdiği tepki, aslında tüm filmin varoluşsal özetidir: O, ait olmak uğruna ölmeyi, evin bir parçası (hayaleti) olmayı, dış dünyadaki o anlamsız yalnızlığa tercih eder. The Haunting, korkunun kaynağını dış dünyada değil, sevgiye ve aidiyete duyulan o hastalıklı, çaresiz açlıkta bulan; siyah-beyaz estetiğin, gölgelerin ve sesin yarattığı mutlak bir sinematografik kabustur. Zihnin kırılganlığını, taş ve ahşap üzerinden anlatan emsalsiz bir başyapıttır.

