Thomas Mann’ın 1924 yılında yayımlanan ve 20. yüzyıl Avrupa edebiyatının zirvelerinden biri kabul edilen Büyülü Dağ (Der Zauberberg) adlı devasa “fikir romanı”, Hans W. Geißendörfer tarafından 1982 yılında sinemaya (ve televizyona) uyarlandığında, karşımıza I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki Avrupa’nın o eylemsiz, ölüme aşık ve hastalıklı (dekadan) ruh halinin muazzam bir tablosu çıkar. Eser, bildiğimiz anlamda bir olay örgüsüne değil, zamanın göreceliğine, hastalığın felsefesine ve rakip ideolojilerin sarp dağların tepesinde yaptığı o sonu gelmez, yorucu entelektüel satranca odaklanır.
Hikaye, sıradan, aydınlanma fikirlerine sadık ve mesleğine (mühendisliğe) başlamak üzere olan genç Alman Hans Castorp’un (Christoph Eichhorn), verem hastası kuzenini İsviçre Alpleri’ndeki Davos’ta bulunan “Berghof Sanatoryumu”nda üç haftalığına ziyarete gelmesiyle başlar. Ancak bu üç hafta, yedi yıla uzayacak bir kuluçka ve uyuşma dönemine dönüşür. Film, dağın (sanatoryumun) kendi yerçekimine, kendi zaman algısına sahip olduğunu çok iyi hissettirir. Aşağıdaki dünya (ova/Ova dünyası) saatin tik-taklarıyla, savaş hazırlıklarıyla, üretim ve akılla işlerken; yukarıdaki sanatoryumda zaman donmuştur. Hastalar günlerini sadece dinlenerek, derece ölçerek ve günde beş öğün ziyafet çekerek geçirirler. Castorp, bu ölümcül “eylemsizliğin”, hastalığın ve çürümenin tuhaf cazibesine kapılır.
Sanatoryum, aslında Avrupa burjuvazisinin ve elitlerinin zihinsel bir karantinası, bir mikrokozmosudur. Castorp’un aklı, iki devasa entelektüel figür arasında çekiştirilir. İtalyan hümanist ve liberal Settembrini (Flavio Bucci), aklı, ilerlemeyi, aydınlanmayı ve yaşamı savunur; o, hastalığı yüceltmeye karşı çıkan rasyonel bir uyarıcıdır. Onun tam karşısında ise Cizvit, radikal, ölüm ve terörü savunan, dogmatik ve irrasyonel Naphta (Charles Aznavour) yer alır. Bu iki karakterin yemek masalarındaki uzun ve teatral diyalogları, aslında 20. yüzyıl Avrupa’sını kan gölüne çevirecek olan totaliter/dogmatik fikirler ile kırılgan demokratik/hümanist fikirlerin çarpışmasıdır. Rod Steiger’ın canlandırdığı Peeperkorn ise entelektüel kelimeleri reddeden, sadece doğanın ve bedenin saf Dionysosçu, kaotik enerjisini temsil eden sarsıcı bir figür olarak filme ağırlığını koyar.
Castorp’un Clawdia Chauchat (Marie-France Pisier) karakterine duyduğu hastalıklı, takıntılı arzu ise, Eros (aşk/yaşam) ile Thanatos (ölüm) arasındaki o Freudyen çizginin silikleştiği yerdir. Aşk, burada iyileştirici değil, tıpkı verem gibi insanı içten içe tüketen, ateşi yükselten bir enfeksiyondur.
Michael Ballhaus’un kamerası, sanatoryumun o steril, sıcak ve ahşap dokusu ile dışarıdaki o mutlak, acımasız beyazlık (Alpler) arasında bir araf yaratır. Der Zauberberg, dramatik aksiyon arayanlar için yorucu ve durağan bir film olabilir; zira karakterler sadece konuşurlar, öksürürler ve ölümü beklerler. Ancak Geißendörfer’in bu ağırbaşlı uyarlaması, Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı cehennemine uyanmadan önce, karlı dağların tepesinde gördüğü o son, hastalıklı ve felsefi rüyanın en saygın ve dürüst sinematografik vizyonlarından biridir. Zamanın durduğu yerdeki ölüm kokusu, filmin her karesine sinmiştir.

