Arthur Miller’ın 1949 yılında sahnelendiğinde Amerikan Rüyası’nın kalbine saplanan bir hançer gibi etki yaratan Death of a Salesman (Satıcının Ölümü) adlı başyapıtı, 1985 yılında Volker Schlöndorff yönetmenliğinde ve Dustin Hoffman’ın sarsıcı öncülüğünde ekrana taşındığında, edebiyat tarihinin bu en acınası, en trajik ve en tanıdık figürü olan Willy Loman yeniden ete kemiğe bürünmüştür. Bu film, basit bir nesil çatışması veya fakirlik edebiyatı değildir; hayatını başkalarının yarattığı “başarı, karizma ve sevilme” gibi sahte mitlere adayan, kendi doğasını reddeden bir adamın, bu yalanlar altında ezilmesinin ontolojik teşhisidir.
Willy Loman, 63 yaşında, zihni ve bedeni tükenmiş, artık satış yapamayan bir gezici satıcıdır (drummer). Film, Willy’nin işten eve yorgun argın dönmesiyle başlar, ancak asıl yorgunluğu valizlerinin ağırlığından değil, yıllarca sırtında taşıdığı yalanların ağırlığındandır. Willy, hayatta kalmanın ve zengin olmanın tek yolunun “insanlar tarafından sevilmek” (being well-liked) olduğuna inanmış; çalışkanlığı, dürüstlüğü ve entelektüel çabayı küçümsemiştir. Bu sahte kibri oğulları Biff ve Happy’ye de aşılamış, onları kendi gerçekleşmemiş hırslarının birer uzantısı (ve kurbanı) yapmıştır. Ancak sistem acımasızdır; Willy yaşlandığında, eski tanıdıkları öldüğünde ve artık sadece “gülümseyerek” mal satamadığında, inandığı o Amerikan Rüyası onu vahşice kapı dışarı eder.
Yönetmen Volker Schlöndorff, bu psikolojik çöküşü anlatmak için hiper-gerçekçi bir mekân kullanmayı reddeder. Michael Wassel ve Tony Walton’ın tasarladığı ev, duvarları olmayan, gölgelerin ve geçmişin her an içeri sızabildiği dışavurumcu bir sahnedir. Willy geçmişe (flashback’lere) gittiğinde, bu sıçramalar bir kurgu tekniğiyle değil, Willy’nin doğrudan mutfaktan çıkıp gençlik anılarının içine yürümesiyle gerçekleşir. Çünkü Willy için geçmiş, bir anı değil, şimdiki zamanın acı verici gerçekliğinden kaçmak için sığındığı bir “aktif yalan”dır. Gerçek dünyada faturaları ödeyemezken, zihninde hala oğullarının onu bir kahraman gibi gördüğü o parlak günlerde (veya abisi Ben’in Afrika’da elmas bulduğu o vahşi fantezilerde) yaşar.
Filmin felsefi hesaplaşması, Willy ile büyük oğlu Biff (John Malkovich) arasında geçer. Malkovich, lise yıllarında bir futbol yıldızı olan ama babasının bir otel odasındaki ihanetini (ve sahtekarlığını) gördükten sonra hayatı tepetaklak olan Biff’i oynamaz; adeta o karakterin varoluşsal sancısını kusar. Biff, filmin sonunda babasına gerçeği haykıran tek kişidir: İkisi de “büyük adamlar” değildir, ikisi de sıradan, on sentlik adamlardır. Biff, kendi hiçliğini kabul ederek özgürleşirken; Willy bu gerçeği reddeder ve kendi ölümünü (sigorta parasını) bile oğluna satabileceği son ve en büyük ticari hamlesi olarak görerek intihar eder.
Dustin Hoffman’ın yaşlandırılmış bedeni, titreyen sesi ve sürekli kendi kendine konuşan o paranoyak kibri, Willy Loman’ı sadece acınası bir kurban değil, yarattığı illüzyonlarla çevresini de zehirleyen bencil bir çocuk gibi çizer. Death of a Salesman, tüketim toplumunun, insanı sadece “ürettiği ve sattığı” sürece değerli kılan mekaniğine karşı yazılmış en ağır ağıttır. Boş hayallerin peşinde koşarken hayatın o sade, dürüst ve basit güzelliklerini (bahçeye bir tohum ekmek, elinle bir şeyler inşa etmek) ıskalayan modern insanın trajedisidir.

