Edgar Allan Poe’nun o boğucu, gotik edebiyat şaheseri Usher Evi’nin Çöküşü, 1928 yılında Fransız İzlenimci sinemasının dâhisi Jean Epstein tarafından perdeye aktarıldığında, ortaya sıradan bir korku/gerilim filmi değil, sinematografinin kendi ontolojik sınırlarını zorladığı, görsel bir delilik senfonisi çıkmıştır. Epstein, metni doğrudan uyarlamak yerine dahiyane bir senaryo hamlesi yaparak Poe’nun bir diğer kilit öyküsü olan Oval Portre’yi hikayeye entegre etmiştir. Bu sentez, filmi sadece eski bir evde deliren bir adamın hikayesi olmaktan çıkarıp, “Sanatın, yaşamı nasıl vampir gibi emdiği” üzerine felsefi bir manifesto haline getirir.
Hikayede Roderick Usher (Jean Debucourt), eşi Madeline’in (Marguerite Gance) gerçek boyutlu bir portresini yapma saplantısı içindedir. Epstein’in kamerasında bu resim yapma eylemi estetik bir üretim değil, acımasız bir cinayet ritüelidir. Roderick fırçasını her vurduğunda, çift pozlama (double exposure) ve yavaşlatılmış çekimlerle izlediğimiz sahnelerde, Madeline’in yaşam enerjisi fiziksel olarak bedeninden çekilip tuvale hapsolur. Tablo canlandıkça, Madeline ölür. Bu sekanslar, Epstein’in “Photogénie” kuramının zirvesidir: Kamera, sadece olan biteni değil, ruhun (veya yaşam gücünün) bir bedenden diğerine (nesneye) geçişini yakalayan büyüsel bir araçtır.
Usher Evi, filmde taştan ve ahşaptan yapılmış inorganik bir mekan değildir. Evin kendisi yaşlanan, hastalanan, nefes alan ve acı çeken bir organizmadır. Misafir Allan (Charles Lamy) eve adım attığı andan itibaren bu “mimari hastalığın” içine çekilir. Epstein’in evde rüzgarı kullanış biçimi sinema tarihinin en tedirgin edici atmosfer kurulumlarından biridir. Görünürde hiçbir açık pencere olmamasına rağmen, o devasa, beyaz perdeler ağır çekimde sürekli dalgalanır, mumlar titrer, kapılar kendi kendine açılır. Rüzgar, evin dışından gelen bir doğa olayı değil, doğrudan Roderick’in hastalıklı zihninden dışarı sızan ve mekana bulaşan nevrotik bir iç çekiştir.
Filmin finalinde, diri diri tabuta konan Madeline’in rüzgarlı ve karanlık mezardan çıkıp (kefeniyle rüzgarda süzülerek) eve geri dönüşü, sadece basit bir zombi/hayalet dirilişi değil, “bastırılanın geri dönüşü” (return of the repressed) kavramının psikanalitik bir resmidir. Madeline kapıda belirdiğinde, doğa da Roderick’in kibrine isyan eder; yıldırımlar düşer ve o hastalıklı, soylu ensestin sembolü olan Usher Evi, alevler içinde kendi üzerine çökerek ontolojik bir hiçliğe gömülür.
La Chute de la maison Usher, korkuyu bir öcü ya da canavar üzerinden değil; nesnelerin animizmi, ışığın ve gölgenin zıtlığı, zamanın genleşmesi (ağır çekim) üzerinden varoluşsal bir baş dönmesi olarak sunan, sinemanın görsel bir şiir olarak ne kadar tehlikeli olabileceğini kanıtlayan hipnotik bir sessiz sinema başyapıtıdır. Ekranda izlediğiniz şey bir film değil, Poe’nun zihninin doğrudan selüloit üzerine basılmış, kanayan bir röntgenidir.

