Ariel, edebiyat tarihinde "kanla yazılmış" tanımını en çok hak eden; Sylvia Plath'in ölümünden hemen önceki birkaç ay içinde, sabahın dördünde mutfak masasında oturarak, adeta kendisinden geçercesine kaleme aldığı bir yeniden doğuş ve yok oluş destanıdır. Kitabın adı "Ariel", Plath'in bindiği atın ismidir, ancak aynı zamanda İbranicede "Tanrı'nın Aslanı" anlamına gelir. Kitaba adını veren "Ariel" şiiri, bir atın üstünde şafak vaktine, güneşe (ölüme/ateşe) doğru dörtnal giden bir kadını anlatır. Bu koşu, bedenin ağırlığından, anne ve eş olmanın getirdiği toplumsal zincirlerden sıyrılıp, saf, yanan bir enerjiye dönüşmenin metaforudur.
Eserin en büyük ve en dehşet verici iki sütunu "Daddy" (Babacığım) ve "Lady Lazarus" şiirleridir. "Daddy" şiirinde Plath, sekiz yaşındayken kendisini terk edip ölen otoriter Alman babasıyla ve onun yerine koyduğu kocası Ted Hughes ile nihai bir hesaplaşmaya girer. Kendi kişisel acısını tarihin en büyük acısıyla birleştirerek, babasını bir Nazi subayı, kendisini ise gaz odasına gönderilen bir Yahudi olarak tasvir eder. Şiir, çocuksu bir tekerleme ritmiyle yazılmış olmasına rağmen, edebiyat tarihinin en sert baba katli (Freudyen anlamda) metnidir. Sonunda babasının ve kocasının kalbine kazığı çakar ve "İletişim koptu babacığım, artık bittin" diyerek kendi özgürlüğünü (ya da ölümünü) ilan eder.
"Lady Lazarus" ise İncil'de İsa tarafından diriltilen Lazarus mitini, modern, öfkeli ve intihara meyilli bir kadın bedeni üzerinden yeniden yazar. Plath, intihar etmeyi ve her defasında kurtarılmayı ticari bir gösteriye, adeta bir sirk numarasına benzetir. Kendi bedeni ve hayatı, erkeklerin (doktorların, kocasının, babasının, Tanrı'nın) kontrolündedir. Plath bu şiirde, erkek egemen dünyaya teslim olmaktansa bir fırında (Holokost fırınları veya kendi kafasını sokacağı fırın metaforu) yanıp kül olmayı seçer. Şiirin finalinde, küllerinden kızıl saçlı bir anka kuşu gibi doğarak erkekleri havayı solur gibi yutacağını ilan eden, devasa, şeytani ve tanrısal bir kadın gücü yaratır.
Plath, Ariel boyunca sadece insanlara değil, doğaya, nesnelere ve anneliğe de yabancılaşır. Kanayan bir kesik, ağlayan bir bebek, boşlukta duran kelimeler; her şey yazarın zihnindeki o devasa boşluğun ve parçalanışın birer yansımasına dönüşür. Plath, dünyevi tüm yüklerinden (evliliğinden, anneliğinden, kendi bedeninden) soyunarak saf ölüme, mutlak arınmaya doğru edebi bir depar atmıştır. Ariel, yaşamda kalamayan bir zihnin, kağıt üzerinde ölümsüzlük kazanmasının en acımasız kanıtıdır.

