Şeyh Gâlib'in Dîvân'ı, Divan edebiyatının kapanış perdesidir ve bu kapanış, tarihin en şatafatlı, en entelektüel edebi şovuna sahne olur. Eser, yapısal olarak padişahlara (özellikle III. Selim'e), devlet büyüklerine ve tarikat büyüklerine (Hz. Mevlânâ'ya) yazılan görkemli kasidelerle başlar; ardından muazzam bir mûsikîye sahip musammatlar, tardiyeler ve şarkılarla devam ederek, şairin asıl dehasını ve içsel hesaplaşmalarını sergilediği gazeller bölümüyle zirveye ulaşır. Eserin temel felsefi omurgası, Sebk-i Hindî akımının getirdiği "anlamın gizlenmesi" ve "soyut materyalizm" ilkeleri üzerine kuruludur.
Gâlib, divanı boyunca mutlak bir narsisizm ve sanatsal kibirle hareket eder; ancak bu kibir, boş bir iddia değil, teknik bir üstünlüğün dışa vurumudur. O, kendisinden önceki şairlerin şiir vadilerini tükettiğini, kendisinin ise "kimsenin ayak basmadığı yepyeni bir edebi ülkenin sultanı" olduğunu ilan eder. Şiirlerinin ana teması Aşktır; fakat bu aşk, fani bir bedene duyulan sıradan bir tutku değil, evreni var eden, insanı eriten ve nihayetinde mutlak yaratıcıya ulaştıran ilahi bir enerjidir, kozmik bir yangındır.
Gâlib'in gazellerindeki tasavvufi kurgu, tekkelerin o klasik didaktik (öğretici) dilini tamamen yıkar. O, tasavvufun "Vahdet-i Vücud" teorisini soyut bir estetik tablonun içine yerleştirir. İnsan, bu divanın en kutsal nesnesidir. İnsan, evrenin bir köşesinde unutulmuş fani bir varlık değil; mikrokozmos olarak tüm evrenin, yıldızların, meleklerin ve tanrısal sırların bizzat özeti ve merkezidir. Şair, okura sürekli kendi içine bakmasını, dış dünyadaki mermer sarayların veya maddi zenginliklerin birer yanılsama olduğunu, asıl ihtişamın insanın kendi ruhsal derinliğinde saklandığını anlatır.
Eserde III. Selim dönemi İstanbul'unun kültürel izleri de mevcuttur. Şarkılarında ve hafif şiirlerinde Sadabad eğlenceleri, Boğaziçi geceleri ve dönemin canlı şehir hayatı yer bulur. Ancak Gâlib, bu dünyevi neşenin içinde bile Mevlevi çilesinin getirdiği o derin melankoliyi ve ölüm bilincini (fena fillah arzusunu) daima korur. Şiirlerin ritmi, adeta Galata Mevlevihanesi'ndeki ney seslerinin, dümteklerin ve semazenlerin dönüş hareketinin akustik bir kopyasıdır.
Dîvân, Klasik Türk şiirinin bin yıllık birikiminin, dilin ve hayal gücünün sınırlarında patladığı, sahibinin genç yaşta ölümünden önce dünyaya bıraktığı en görkemli, en karanlık ve en asil felsefi vasiyetidir.

