Kuruluş (1871 – 1890)
yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın jeopolitik haritasında meydana gelen Alman siyasi birliği, tabandan gelen organik ve demokratik bir ulus-devlet inşası değil; Prusya’nın askeri aristokrasisi tarafından “kan ve demir” (Blut und Eisen) politikasıyla yukarıdan aşağıya doğru dayatılan mekanik bir devlet mühendisliğidir. Bu kuruluş sürecinin sosyolojik ve felsefi altyapısı, Alman milliyetçiliğinin Prusya militarizmi tarafından yutulması ve Hegelci “mutlak devlet” aklının Avrupa’nın merkezinde somutlaşmasıdır. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun parçalı yapısından modern bir endüstri devleti çıkarma projesi, dönemin Şansölyesi Otto von Bismarck’ın acımasız bir rasyonaliteyle kurguladığı diplomatik ve askeri satranç hamleleriyle, özellikle de Danimarka, Avusturya ve nihayetinde Fransa’ya karşı kazanılan cerrahi savaşlarla mümkün olmuştur. Bu evre, Prusya’nın kendi genetik kodlarını tüm Alman coğrafyasına dikte ettiği, Bavyera veya Saksonya gibi bağımsız krallıkları federal bir şemsiye altında erittiği hegemonik bir asimilasyon sürecidir.
Devletin resmi kuruluşu, salt bir hukuki beyan olmanın çok ötesinde, Avrupa güç dengelerine meydan okuyan derin bir psikolojik şiddet ve sembolizm içerir. 18 Ocak 1871 tarihinde, Fransa’nın kalbinde, Versailles Sarayı’nın Aynalı Salonu’nda, Prusya Kralı I. Wilhelm’in müttefik Alman prensleri tarafından “Alman İmparatoru” (Deutscher Kaiser) ilan edilmesi, Fransız ulusal gururunun yüzyıllar sürecek bir travmayla ezilmesi anlamına geliyordu. I. Wilhelm dönemin resmi yöneticisi ve devletin başı olmasına rağmen, sistemin asıl mimarı, yürütücüsü ve devleti kendi zihninin bir uzantısı gibi yöneten asıl aktör Şansölye Bismarck’tı. Bismarck’ın tasarladığı anayasal yapı, demokratik bir parlamento (Reichstag) vitrini arkasında, aslında gücün Kaiser, Ordu ve Prusyalı Junker sınıfı arasında paylaşıldığı, şeffaflıktan uzak, asimetrik ve otoriter bir kurumsal mimariye dayanıyordu.
İç politikada kuruluş fazının en sert ve ontolojik çatışması, Bismarck’ın Katolik Kilisesi’ne karşı başlattığı ve “Kültür Savaşı” (Kulturkampf) olarak adlandırılan sistematik tasfiye operasyonudur. Yeni kurulan imparatorluğun nüfusunun üçte birini oluşturan Katoliklerin, ulus-devletten ziyade Papalığa sadakat göstereceğinden şüphelenen Bismarck; eğitim sistemini sekülerleştirmiş, kilisenin devlet içindeki tüm özerk yargı ve sivil alanlarını yasalarla kısıtlamış ve yüzlerce rahibi sürgüne göndermiştir. Ancak bu rasyonel gibi görünen merkezileşme çabası, sosyolojik gerçekliğe çarparak geri tepmiş; Katolikler “Merkez Parti” (Zentrum) etrafında kenetlenerek siyasi bir güç bloğu haline gelmiştir. Bismarck’ın bu savaşta başarısız olduğunu kabul edip pragmatik bir geri dönüş yapması, devlet aklının ideolojik saplantılardan ziyade pratik çıkarlara göre nasıl esneyebildiğinin en somut tarihsel kanıtıdır.
Kuruluş döneminin sivil alandaki en büyük paradoksu, tarihin ilk kapsamlı “Modern Refah Devleti” uygulamalarının, devrimi savunan solcular tarafından değil, aşırı muhafazakâr bir imparatorluk tarafından hayata geçirilmesidir. Hızla sanayileşen ülkede sayıları milyonları bulan ve sosyalist ideolojiye kayan işçi sınıfını pasifize etmek amacıyla Bismarck, bir yandan “Sosyalist Karşıtı Yasalar” (Sozialistengesetze) ile sol partileri ve sendikaları yasa dışı ilan ederek devlet terörü uygulamış; diğer yandan sağlık, kaza ve yaşlılık sigortalarını kanunlaştırarak proletaryayı devlete rasyonel bir göbek bağıyla bağlamıştır. Bu “havuç ve sopa” diyalektiği, insan haklarına dayalı bir merhamet projesi değil, sınıfsal devrimi önlemek ve alt tabakanın sadakatini satın almak için tasarlanmış soğukkanlı bir makro-ekonomik güvenlik stratejisidir.
Dış politikada ise I. Wilhelm ve Bismarck dönemi, savaşla kurulan bir imparatorluğun, barış ve statüko yoluyla hayatta kalma çabasının zirvesidir. Avrupa’nın tam merkezinde yer alan Almanya’nın “iki cepheli bir savaşta” ezilme korkusu (cauchemar des coalitions), Bismarck’ı dünya diplomasi tarihinin en karmaşık ve hassas ittifaklar ağını örmeye itmiştir. Üç İmparator Ligi (Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya) ve sonrasındaki İkili/Üçlü İttifak sistemleri, tek bir temel doktrine dayanıyordu: İntikam ateşiyle yanan Fransa’yı kıtada mutlak bir yalnızlığa mahkûm etmek. 1888 yılında I. Wilhelm’in ölümüne kadar geçen bu süreçte Almanya, Avrupa’nın tartışmasız diplomatik hakemi olmuş; ancak bu yapı o kadar karmaşık ve Bismarck’ın şahsi dehasına o kadar bağımlıydı ki, onun tasfiyesiyle birlikte sistemin çökmesi kaçınılmaz bir felsefi kader haline gelmiştir.
Yükseliş (1890 – 1914)
Alman İmparatorluğu’nun “Yükseliş” evresi, 1888 yılındaki “Üç İmparator Yılı”nın ardından 1890’da genç, ihtiraslı ve psikolojik olarak son derece dengesiz bir karakter olan Kaiser II. Wilhelm’in Bismarck’ı görevden alarak devletin tüm kontrolünü şahsen ele geçirmesiyle başlar. Bismarck’ın dikkatli, kıtasal dengeyi gözeten Realpolitik doktrini çöpe atılmış, yerine Almanya’nın güneşin altında kendi yerini talep ettiği küresel bir emperyalizm olan “Weltpolitik” (Dünya Politikası) rüyası geçmiştir. II. Wilhelm’in yöneticiliği, Alman aklının rasyonaliteden koparak, emperyal bir hubrise (kibre) kapıldığı, devletin fiziksel sınırlarıyla psikolojik ihtirasları arasındaki dengenin koptuğu asimetrik bir şahlanış dönemidir. Almanya artık sadece Avrupa’nın hakemi olmakla yetinmiyor, denizaşırı sömürgeler, küresel ticaret ağları ve kıtalararası bir vizyon talep ediyordu.
Bu diplomatik ve siyasi kibrin altını dolduran en önemli unsur, bu dönemde Alman ekonomik ve teknolojik kapasitesinin dünya tarihinde eşine az rastlanır bir hiper-büyüme (Wirtschaftswunder) yaşamasıdır. Ruhr havzasındaki devasa ağır sanayi tesisleri, Krupp ve Thyssen gibi çelik devleri, AEG ve Siemens gibi teknoloji firmaları sayesinde Almanya, 20. yüzyılın başında çelik ve kömür üretiminde İngiltere’yi geride bırakarak Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise ABD’den sonraki ikinci endüstriyel süper gücü olmuştur. Üniversiteler ile sanayi arasındaki organik entegrasyon, kimya, optik ve elektrik mühendisliğinde Alman bilimini rakipsiz kılmış; Max Planck ve Albert Einstein gibi zihinlerin yükseldiği Kaiser Wilhelm Enstitüleri, bilginin doğrudan devlet gücüne tahvil edildiği bir medeniyet laboratuvarına dönüşmüştür.
Ne var ki bu ekonomik ve bilimsel zirve, devlet aklında yaşanan ölümcül bir stratejik miyoplukla gölgelenmiştir. II. Wilhelm ve onun sadık kurmayı Amiral Alfred von Tirpitz’in mimarı olduğu “Flottenpolitik” (Donanma Politikası), Alman İmparatorluğu’nun en büyük tarihsel hatasıdır. Almanya’nın varoluşsal güvenliği kara ordusuna dayanmasına rağmen, İngiliz Kraliyet Donanması’na meydan okuyacak devasa bir “Açık Deniz Filosu” (Hochseeflotte) inşa etme sevdası, İngiltere’yi ontolojik bir korkuya itmiş ve onu geleneksel düşmanları olan Fransa ve Rusya ile ittifak yapmaya mecbur bırakmıştır. Tirpitz’in “Risk Teorisi” (Riskflotte), İngiltere’yi masaya oturtmayı hedeflerken tam tersine, Almanya’yı kendi ürettiği bir diplomatik kuşatmanın (Einkreisung) içine hapsetmiştir.
Yükseliş evresinde imparatorluğun iç sosyolojisi, muazzam bir kültürel şizofreni ve dualizm barındırıyordu. Bir yanda Avrupa’nın en büyük, en okumuş ve en organize işçi sınıfı partisi olan Sosyal Demokrat Parti (SPD) Reichstag’da çoğunluğu ele geçiriyor, Berlin kozmopolit bir sanat, tiyatro ve felsefe merkezine dönüşüyordu. Diğer yanda ise devletin gerçek sahipleri olan askeri-aristokratik sınıf, toplumu katı bir Prusya disipliniyle yönetmeye devam ediyordu. “Köpenick Yüzbaşısı” (Hauptmann von Köpenick) hadisesinde görüldüğü üzere, üniformanın sivil hukuktan üstün olduğu, militarizmin okullardan bürokrasiye kadar toplumsal bilinci şekillendirdiği otoriter bir sivil itaat kültürü hâkimdi. Modern bir kapitalist ekonomi ile feodal bir siyasi aklın aynı bedende yaşamaya çalışması, devletin yapısal kırılganlığını en üst seviyeye çıkarmıştır.
Bu altın çağın sonlarına doğru, Bismarck’ın izole ettiği Fransa, artık Rusya ve İngiltere ile oluşturduğu “Üçlü İtilaf” (Triple Entente) ile Almanya’yı doğudan, batıdan ve denizlerden çember içine almıştı. Kaiser II. Wilhelm’in sivri dilli diplomatik gafları (Örn: Daily Telegraph Mülakatı) ve Fas krizlerindeki gereksiz saldırganlığı, ülkenin diplomatik izolasyonunu perçinlemiştir. Bu kuşatılmışlık psikolojisi, devletin dış politikasının sivil başbakanlardan (Şansölye von Bethmann Hollweg) alınıp, tamamen askeri elitin, özellikle de Alfred von Schlieffen’in matematiksel kesinlik taşıyan ama diplomasiyi yok sayan felaket planlarına devredilmesine zemin hazırlamış; imparatorluk, saatli bir bomba gibi kendi yükselişinin zirvesinde infilak etmeyi bekler duruma gelmiştir.
Yıkılış (1914 – 1918)
Alman İmparatorluğu’nun yıkılış fazı, siyasi iradenin askeri mekaniğe teslim olduğu, bir devletin kendi rasyonel kapasitesini aşarak topyekûn bir yok oluşa sürüklendiği 1914 Temmuz Krizi ile başlar. Avusturya-Macaristan veliahdının Saraybosna’da suikasta uğramasının ardından Kaiser II. Wilhelm’in Viyana’ya verdiği kayıtsız şartsız destek (“Açık Çek”), bölgesel bir krizi küresel bir cehenneme çeviren ölümcül bir irade beyanıdır. Alman Genelkurmayı’nın “Schlieffen Planı” gereği; Rusya ordularını toplamadan önce hızla Fransa’yı ezmek adına tarafsız Belçika’yı işgal etmesi, İngiltere’nin de savaşa girmesine neden olmuş ve Almanya, en büyük kâbusu olan geniş çaplı, uzun süreli ve çok cepheli bir yıpratma savaşının (attrition warfare) tam merkezine düşmüştür. Siyasi aklın, askeri bir zaman çizelgesinin esiri olması imparatorluğun ilk ve en ölümcül kırılmasıdır.
Savaşın ilk aylarında Fransa’ya karşı umulan hızlı zaferin 1914 sonbaharında Marne Muharebesi’nde başarısızlığa uğramasıyla, savaş, siperlerin çamuruna saplanmış endüstriyel bir kıyıma dönüşmüştür. Verdun ve Somme gibi tarihin en kanlı muharebelerinde Alman ordusu, inanılmaz bir askeri liyakat ve taktiksel deha sergilemesine rağmen, İngiliz-Fransız ve daha sonra Amerikan ittifakının sınırsız demografik ve lojistik rezervleri karşısında yavaş yavaş kan kaybetmiştir. Bu süreçte devlet, klasik bir yönetim aygıtı olmaktan çıkmış, Walter Rathenau gibi figürlerin kurguladığı “Savaş Hammadde Dairesi” ile ekonomisini tamamen millileştiren ve tüm ulusal enerjiyi cepheye süren bir “Topyekûn Savaş” (Totaler Krieg) makinesine evrilmiştir.
1916 yılından itibaren imparatorluk, anayasal bir monarşi olmaktan fiilen çıkmış ve yetkileri tamamen iki fanatik askerin eline geçmiştir: Mareşal Paul von Hindenburg ve onun zeki ama acımasız kurmayı General Erich Ludendorff. Üçüncü Yüksek Ordu Komutanlığı (OHL) olarak bilinen bu ikili, Kaiser II. Wilhelm’i sarayında sembolik bir figüran konumuna indirgemiş, Şansölyeleri sıradan memurlar gibi atayıp görevden almış ve “Sessiz Diktatörlük” kurmuştur. Ludendorff’un, savaşı kazanmak adına denizaltı savaşını sınırsız hale getirmesi (Zimmermann Telgrafı fiyaskosuyla birleşerek) Amerikan endüstriyel ve askeri devinin doğrudan Almanya’ya karşı savaşa girmesine sebep olmuş ve imparatorluğun ipini çeken makro-stratejik hatayı teşkil etmiştir.
Cephedeki kanlı direnişe rağmen asıl çöküş, devletin sosyolojik temelinde ve cephe gerisinde (Heimat) yaşanmıştır. İngiliz Kraliyet Donanması’nın uyguladığı acımasız deniz ablukası, Almanya’yı küresel tedarik zincirinden koparmış, sivil halkı ölümcül bir açlığa mahkûm etmiştir. 1916-1917 kışında yaşanan “Şalgam Kışı” (Steckrübenwinter) boyunca yüz binlerce sivil açlıktan ve hastalıktan can vermiş, devasa hiperenflasyon orta sınıfı tamamen silmiştir. İmparatorluk ile tebaası arasındaki asırlık koruma ve itaat sözleşmesi parçalanmış; fabrikalarda başlayan kitlesel grevler, donanmadaki disiplinsizlik ve Bolşevik devriminin ideolojik dalgası, Alman halkının devlete ve Kaiser’e olan inancını sıfıra indirmiştir.
Yıkılışın nihai ve dramatik perdesi, 1918 Bahar Taarruzu’nun (Kaiserschlacht) tükenmesinin ardından İtilaf güçlerinin karşı saldırısıyla ordunun fiziksel olarak iflas etmesiyle kapanmıştır. Ludendorff’un panik içinde savaşı kaybedeceklerini itiraf etmesi üzerine Ekim ayında alelacele sivil bir hükümet kurularak ateşkes dilenmiş, ancak isyan dalgası çoktan patlak vermiştir. Kasım 1918’de Kiel limanında denizcilerin başlattığı isyan, günler içinde tüm ülkeyi saran bir işçi ve asker konseyleri (Räterepublik) devrimine dönüşmüştür. Ordusunun, bürokrasisinin ve halkının desteğini tamamen yitiren Kaiser II. Wilhelm, 9 Kasım 1918’de Hollanda’ya kaçarak tahttan feragat etmiş; aynı gün Philipp Scheidemann’ın Reichstag balkonundan Cumhuriyeti ilan etmesiyle birlikte, 47 yıl boyunca Avrupa’nın zihninde ve bedeninde derin yaralar açan Alman İmparatorluğu, yerini travmatik Weimar yıllarına bırakarak tarih sahnesinden silinmiştir.


