Carlo Levi'nin "İsa Bu Köye Uğramadı" adlı eseri, yazarın İtalya'daki faşist rejime karşı yürüttüğü antifaşist faaliyetler nedeniyle 1935-1936 yılları arasında Aliano ve Grassano kasabalarında yaşadığı sürgün deneyimini anlatan güçlü bir otobiyografik romandır. Kitap, yalnızca bir siyasi sürgünün anıları olmakla kalmayıp, aynı zamanda Güney İtalya'nın yoksulluk içindeki köylü yaşamına, kültürel farklılıklarına ve devletle olan çarpık ilişkisine dair derinlemesine bir gözlem sunar.
Levi'nin köye gelişi, romanın başlangıcını oluşturur. İlk izlenimleri, beklediği demir parmaklıklı bir hapishane hücresi yerine, "sıradan bir odadan farksız" bir yerle karşılaşmasıyla başlar. Köyün kendisi, sarp beyaz kil uçurumlar üzerine kurulu, ağaçtan ve yeşillikten yoksun, ay manzarasına benzeyen çukur ve tümseklerle dolu bir yer olarak betimlenir. Evlerin kapılarında asılı siyah bayraklar, sürekli bir yas hali veya ölüm törenini andırır; bu bayrakların ölen kişilerin evlerine asıldığı ve zamanla solmadan kaldırılmadığı sonradan anlaşılır. Köyde doğru düzgün ne dükkân ne de otel bulunurken, Levi muhtar katibinin dul baldızının evinde kalmaya başlar.
Sürgünlüğü süresince, köylülerin devlete karşı besledikleri derin güvensizliği ve ilgisizliği gözlemleme fırsatı bulur. Köylüler için devlet, Tanrı'dan bile daha uzakta, tıpkı dolu, heyelan veya kuraklık gibi kaçınılmaz bir felaket gibidir; onlardan yana olmamış, hep kötülüklerini istemiştir. Siyasi mücadelenin ne olduğunun bile farkında değillerdir, bunu Roma'daki kişisel bir mesele olarak görürler. Levi ve diğer sürgünlere ise, kendileri gibi "esrarlı sebeplerden" aynı kaderin kurbanı oldukları için kardeşçe davranırlar. Onlar için sürgün olmak, "Roma'da birilerinin senden nefret etmiş olması" anlamına gelir. Levi, kuzeyden gelen bir yabancı olarak, köylüler tarafından başka bir dünyadan, hatta yabancı bir tanrıdan gelmiş gibi algılanır. Kız kardeşinin onu ziyarete geldiğinde yaşadığı zorluklar ve iki medeniyet arasındaki iletişimsizlik imkânsızlığı, bu kültürel uçurumu daha da belirginleştirir.
Kitapta pek çok unutulmaz karakter de yer alır. Örneğin, ev işlerinde Levi'ye yardımcı olan Giulia, Arkaik Dönem'e ait bir yüze sahip, toprakla ve hayvan tanrılarıyla ilişkili, acımasız ama güçlü bir kadın olarak tasvir edilir. Giulia'nın güçlü bedeni ve gururlu duruşu, eski bir kraliçeyi andırır; Levi'nin evini kendi şehri gibi benimser ve tüm sırlarını bilir. Başka bir figür olan Don Trajella, güvaş boyayla yapılmış halk resimleri ve ahşap ile topraktan yaptığı heykelciklerle sanatsal yönünü ortaya koyar. Ancak o da köyde mutsuzluğunu dile getirir ve burada yaptığı hiçbir şeyin değmeyeceğini düşünür. Noel gecesi kilisede, Don Trajella'nın vaaz vermeye çalışırken yaşadığı komik olay, köylülerin ruhani liderleriyle olan ilişkilerini de gözler önüne serer. Postanedeki Don Cosimino ise, mektupları sansürden geçmeden önce Levi'ye ve diğer sürgünlere gizlice vererek, küçük ama anlamlı bir direniş ve nezaket örneği sergiler.
Roman, Güney İtalya'nın tarihsel arka planına da değinir. Köylülerin dördüncü milli savaşı olarak görülen eşkıyalık, umutsuz bir direniş biçimi olarak sunulur. Devletin zorbalığına karşı bir tepki olan eşkıyalık, aslında zafer umudu taşımayan bir yıkım arzusudur. Levi, 1860'lardaki eşkıyalardan biri olan doksan yaşındaki bir ihtiyarla tanışma fırsatını kaçırdığı için üzüntü duysa da, Grassano'da başka bir eski eşkıyayla karşılaşır. Bu yaşlı adam, gençliğinde ağabeyiyle bir jandarmayı öldürdüğünü ve kadın kılığına girerek yedi ay saklandığını anlatır; bu hikaye, köylülerin devletle olan çatışmalı ve trajik geçmişini yansıtır.
"İsa Bu Köye Uğramadı", faşizm karşıtı duruşun bir sonucu olarak sürgüne gönderilen bir aydının gözünden, yoksul ve unutulmuş bir toplumun portresini çizer. Kitap, köylülerin saflığını, yoksunluğunu ve yabancıya karşı önyargısını anlatırken, bu sorunların coğrafyayla sınırlı olmadığını, evrensel deneyimler olduğunu vurgular. Levi'nin kendi yaşantısından yola çıkarak anlattıkları, o zamandan bu yana pek çok şeyin değişmediğini düşündüren, zaman ötesi bir eserdir.

