Oblomov, Rus edebiyatının en özgün kahramanlarından biri olan İlya İlyiç Oblomov’un hikâyesidir. Oblomov, orta yaşlı, iyi kalpli, dürüst ama "ölümcül derecede" tembel bir aristokrattır. Romanın meşhur girişinde, kahramanımızı St. Petersburg'daki dairesinde, sabahın geç saatlerinde hala yatağında, hırkasıyla hayaller kurarken buluruz. Onun için yataktan kalkmak, çoraplarını giymek veya mülküyle ilgili mektupları yanıtlamak, aşılması imkansız dağlar gibidir.
Oblomov'un bu hali sadece fiziksel bir yorgunluk değil, bir hayat felsefesidir: "Oblomovluk". O, modern dünyanın hırsını, bürokrasinin anlamsızlığını ve cemiyet hayatının sahteliğini reddederken; çocukluğunun geçtiği Oblomovka köyündeki o huzurlu, hiçbir şeyin değişmediği masalsı geçmişe sığınır.
Olaylar, Oblomov’un tam zıttı olan çocukluk arkadaşı Andrey Ştoltz’un gelişiyle hareketlenir. Ştoltz; enerjik, çalışkan, disiplinli ve Avrupalı bir "yeni insan" tipidir. Ştoltz, arkadaşını bu ataletten kurtarmaya çalışır ve onu güzel, zeki ve enerjik bir kadın olan Olga ile tanıştırır. Olga ve Oblomov arasında başlayan aşk, başta Oblomov'u değiştirir gibi görünür; sokağa çıkar, okur, hayata karışır. Ancak bir süre sonra hayatın getirdiği sorumluluklar (evlilik hazırlıkları, mülk yönetimi, karar verme zorunluluğu) Oblomov’un ruhuna ağır gelmeye başlar.
Roman, Oblomov'un "aktif bir hayat ve aşk" ile "huzurlu bir atalet ve eski alışkanlıklar" arasındaki trajik seçimini işler. Bir yanda onu sürekli yukarı çekmeye çalışan Ştoltz ve Olga, diğer yanda onu olduğu gibi kabul eden, karnını doyuran ve onu yatağına geri davet eden sıradan bir hayat... Gonçarov bu çatışma üzerinden aslında 19. yüzyıl Rusya'sındaki soylu sınıfın işlevsizliğini ve değişen dünya düzenini anlatır.

