Kitap, Afganistan’da savaşın ortasında, harabeye dönmüş bir evin tek bir odasında geçer. Dışarıda bombalar patlamakta, silah sesleri duyulmakta ve müezzinler ölüm ilanları okumaktadır. Odanın içinde ise bitkisel hayatta olan bir adam ve ona bakan genç karısı vardır. Adam, bir kavga sırasında ensesine yediği kurşunla felç olmuş, bilinci kapalı bir şekilde yatmaktadır. Kadın, kocasının başında bekler, onun serumunu değiştirir, vücudunu yıkar ve dışarıdaki tehlikelere rağmen onu hayatta tutmaya çalışır.
Başlangıçta kadın, kocasına karşı geleneksel ve itaatkar bir tavır sergiler. Dua eder, iyileşmesi için yakarır. Ancak adamın tepkisizliği devam ettikçe, kadın için o artık bir koca değil, mitolojideki "Syngué Sabour" yani "Sabır Taşı"na dönüşür. İnanışa göre, insan bu taşa tüm sırlarını, acılarını ve günahlarını anlatır; taş doyduğunda ve artık daha fazlasını kaldıramadığında çatlar. Taş çatladığında ise insan özgürleşir.
Kadın, bu inançla konuşmaya başlar. Önce küçük şikayetlerle başlayan bu monolog, zamanla hayatının en karanlık ve mahrem sırlarının döküldüğü bir itiraf seline dönüşür. Kadın; zorla evlendirilişini, kocasının ona nasıl kötü davrandığını, cinsellikte yaşadığı aşağılanmaları, kayınpederiyle olan ilişkisini, çocuklarının aslında kimden olduğunu ve kendi bedenini keşfedişini anlatır. Adam, sağlığında kadının efendisiyken, şimdi yattığı yerde onun günahlarını dinlemek zorunda kalan sessiz bir nesneye dönüşmüştür.
Kadın anlattıkça güçlenir, kocası ise (kadının gözünde) küçülür. Savaşın yıkımı evin içine kadar girerken, kadının içindeki savaş da şiddetlenir. Kitap, kadının bu itiraflarla tabuları tek tek yıktığı, hem Tanrı'yla hem de kocasıyla hesaplaştığı sarsıcı bir sona doğru ilerler. Finalde taşın (kocanın) çatlaması, beklenen ama yine de şoke edici bir şekilde gerçekleşir.

