James Joyce, A Portrait of the Artist as a Young Man (Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi) romanıyla edebiyat tarihinde biçimsel bir devrim yapmış; bir karakterin dilsel ve zihinsel gelişimini, çocukluğun basit kelimelerinden başlayıp bir entelektüelin karmaşık felsefi retoriğine kadar evrilen organik bir yapıyla inşa etmiştir. Joseph Strick’in 1977 tarihli sinema uyarlamasının en büyük trajedisi ve analitik açıdan en temel çöküşü, bu “yapısal evrimi” kameraya dökememesidir. Karşımızda, edebiyat tarihinin en cüretkar gelişim romanlarından (Bildungsroman) birinin, son derece çekingen, televizyon estetiğine sıkışmış ve tamamen edebi metne bel bağlayan bir illüstrasyonu durmaktadır.
Film, Stephen Dedalus’un İrlanda’nın boğucu sosyokültürel ortamında kendi “sanatçı” kimliğini inşa etme sürecini anlatır. Strick’in anlatısı, Joyce’un mitolojik referanslarla (özellikle labirentten kaçmak için kanatlar yapan Daidalos ve İkarus miti) ördüğü bu özgürleşme destanını, düz ve doğrusal bir biyografiye indirger. Aile (baba Simon Dedalus’un iflası ve yıkımı), din (Cizvit papazlarının acımasız cehennem tahakkümü) ve vatan (Parnell’in ihanete uğraması üzerinden dönen kısır milliyetçilik), Stephen’ı ruhsal bir felce sürüklemeye çalışan üç ana dogmatik ağdır. Ancak Strick, bu ağların Stephen’ın zihninde yarattığı avangard parçalanmayı yansıtacak sinematik vizyona sahip değildir. Kamera durağandır, mizansenler didaktik bir tiyatro sahnesi gibi kurulmuştur. Roman, sınırları yıkan bir isyanken; film, sınırların içinde kalmaya yemin etmiş gibidir.
Bu biçimsel vasatlığın içinde filmi mutlak bir unutuluştan kurtaran tek ve devasa unsur, senarist Judith Rascoe’nun metne müdahale etmemesi ve elbette Sir John Gielgud’un performansıdır. Filmin kalpgâhında yer alan ve Stephen’ın Cizvit okulundaki inziva günlerinde dinlediği cehennem vaazı sahnesi, sinema tarihindeki en güçlü monologlardan biridir. Gielgud, cehennemin sonsuzluğunu, ateşin somut acısını ve tanrının gazabını kelimelerle o kadar sarsıcı bir şiddetle inşa eder ki, sinemanın görsel doğası bir an için kelimelerin gücü karşısında diz çöker. Bu sahne, filmin bütününe yayılan felsefi teolojinin (Katolik suçluluk duygusunun) kusursuz bir özetidir ve Stephen’ın sonrasında neden tüm bu kurumları reddedip “sessizlik, sürgün ve kurnazlık” (silence, exile, and cunning) silahlarını kuşanarak kendi labirentinden kaçtığını haklı çıkarır.
Bosco Hogan’ın üniversite yıllarındaki Stephen Dedalus portresi, karakterin entelektüel kibrini (hubris) ve estetik teorisini (Thomas Aquinas üzerinden tartıştığı sanat felsefesini) yansıtmakta başarılıdır. Ancak karakterin içsel soğukluğu, filmin biçimsel soğukluğuyla birleştiğinde seyirci ile eser arasına aşılmaz bir mesafe koyar. Özellikle Lynch, Cranly ve Davin gibi yan karakterlerle girdiği felsefi ve politik tartışmalar, birer sinema sahnesinden çok akademik bir panel hissiyatı verir.
Sonuç olarak A Portrait of the Artist as a Young Man (1977), kendi sesini arayan bir dâhinin zihnine girmeyi vaat edip seyirciyi sadece o zihnin dış odalarında dolaştıran bir yapımdır. “Sana hizmet etmeyeceğim, ne idiyse o, artık inanmadığım hiçbir şeye; ister kendine evim desin, ister vatanım, ister kilisem…” diyen Stephen Dedalus’un o yıkıcı anarşizmi, ne yazık ki Joseph Strick’in itaatkar rejisine kurban gitmiştir. Veri tabanımız için bu filmin değeri, sinemasal bir zafer olmasında değil, bir edebi metnin sinema diline çevrilirken nasıl yavanlaştırılabileceğine dair mükemmel bir antitez sunmasında yatmaktadır.

