Mary Shelley’nin henüz on dokuz yaşındayken kaleme aldığı Frankenstein veya Modern Prometheus, aydınlanma çağının rasyonel kibrine ve sınır tanımayan bilimsel ihtirasa karşı yazılmış, edebiyat tarihinin ilk bilimkurgu ve en derin gotik metinlerinden biridir. Sinema tarihi boyunca (özellikle 1931 yapımı Boris Karloff versiyonuyla) kafasında cıvatalar olan, hantal, dilsiz ve akılsız bir “zombi” şablonuna hapsedilen bu eser, 1994 yılında Kenneth Branagh’ın yönetmenliğinde orijinal ruhuna, o kanlı, felsefi ve romantik köklerine döndürülmeye çalışılmıştır. Mary Shelley’s Frankenstein, niyet olarak çok doğru bir noktadan yola çıksa da, icraattaki o bitmek bilmeyen “operatik histeri” sebebiyle kendi kibrinin kurbanı olan, görkemli ama kusurlu bir yapımdır.
Branagh, hikayeyi Victor Frankenstein’ın (bizzat kendisi canlandırır) Cenevre’deki mutlu çocukluğundan başlatıp, annesini doğumda kaybetmesiyle yaşadığı o devasa varoluşsal travmaya bağlar. Victor’un amacı basit bir çılgın bilim adamı fantezisi değildir; o, ölümü yenmek, hastalıkları bitirmek ve insanlığı o acımasız kaderden kurtarmak isteyen romantik bir isyankardır (Modern Prometheus). Yönetmenin bu motivasyonu kuruş biçimi çok güçlüdür. Yaratılış sahnesi (creation sequence), sinema tarihinin en ıslak, en kanlı ve en çılgın sekanslarından biridir. Galvani’nin elektrik kuramları yerine, amniyotik sıvı dolu devasa bir bakır rahim (tank) ve binlerce elektrik yılanı kullanılarak adeta teknolojik bir doğum anı canlandırılır.
Ancak filmin kalpgâhı, sinematografik görkemde değil, Robert De Niro’nun canlandırdığı Yaratık’ın psikolojisinde yatar. De Niro, o çirkin, yamalı ve yanık makyajın altında; doğduğu saniye yaratıcısı tarafından terk edilmiş, sevgi dilenen, dünyayı kitaplardan (Milton’ın Kayıp Cennet’inden) öğrenen ama insanların sadece dış görünüşüne bakarak onu dövdüğü, dışladığı için giderek saf bir nefrete ve intikam makinesine dönüşen trajik bir filozof yaratır. Victor ile Yaratık’ın buzul mağarasındaki o meşhur yüzleşmesi, insanın yaratıcısına (Tanrı’ya) isyanının kusursuz bir edebi yansımasıdır: “Benim adım ne? Benim ruhum var mı? Beni neden yaptın?”
Ne var ki, filmin analitik çöküşü Kenneth Branagh’ın bitmek bilmeyen “hareket” takıntısında (yönetmenlik üslubunda) başlar. Kamera hiçbir zaman durmaz; Victor sürekli terler, üstsüz koşar, bağırır, ağlar ve kanlar içinde kalır. Bu aşırı melodramatik, tiyatral ve yüksek volümlü anlatım tarzı, Shelley’nin metnindeki o sessiz, melankolik çürüme hissini yok eder. Seyirci karakterin felsefi buhranını sindirmeye vakit bulamadan, film bir sonraki patlama sahnesine geçer. Elizabeth (Helena Bonham Carter) karakterinin finalde Victor tarafından bir zombi-gelin (The Bride) olarak yeniden diriltilmesi ve ardından yaşadığı o trajik kendini yakma sahnesi, görsel ve dramatik bir zirve olsa da, filmin genelindeki o aşırılık (over-the-top) hissiyatını pekiştirir.
Mary Shelley’s Frankenstein, Hollywood’un yıllarca yarattığı o dilsiz ve akılsız yeşil canavar algısını yıkarak, yaratığın ne kadar zeki, ne kadar yalnız ve felsefi olarak ne kadar haklı olduğunu kanıtlayan değerli bir metin restorasyonudur. Ancak Branagh’ın Shakespeareyen tiyatro kodlarını 19. yüzyılın bu melankolik gotik metnine zorla giydirme çabası, filmi kusursuz bir başyapıt olmaktan çıkarıp, çok gürültülü, şatafatlı ve yorucu bir operaya dönüştürmiştir.

