Henry James’in Yürek Burgusu (The Turn of the Screw) adlı sarsılmaz edebiyat eseri üzerine inşa edilen The Innocents, korkunun doğasını “görünen doğaüstü şeylerden” alıp tamamen “zihnin algılama biçimine” taşıyan ontolojik bir kabustur. Jack Clayton’ın yönettiği ve senaryosuna Truman Capote’nin o tekinsiz dokunuşunu kattığı bu 1961 yapımı şaheser, izleyiciyi sinema tarihinin en acımasız ve çözümsüz ikilemlerinden birine hapseder: Devasa Bly Malikanesi gerçekten hayaletler tarafından mı kuşatılmıştır, yoksa her şey cinsel olarak son derece bastırılmış, püriten, dindar ve histerik bir kadının zihinsel çöküşünden mi ibarettir?
Hikaye, rahip kızı olan, saf, idealist ve daha önce hiç dünyayı tanımamış Miss Giddens’ın (Deborah Kerr), ailesini kaybetmiş iki çocuğa (Miles ve Flora) mürebbiye olarak kırsaldaki devasa malikaneye gelmesiyle başlar. Çocuklar başlangıçta kusursuz, melek gibi ve fazla olgundurlar. Ancak Miss Giddens kısa süre sonra malikanede, bir süre önce gizemli bir şekilde ölen eski uşak Peter Quint ile eski mürebbiye Miss Jessel’in hayaletlerini görmeye başlar. Giddens’ın zihninde kurduğu teori korkunçtur: Bu hayatta iken aralarında “şehvetli ve sapkın” bir ilişki olan iki ölü yetişkin, şimdi çocukların ruhlarını ele geçirmek, onları kirletmek istemektedir.
Ancak Clayton’ın rejisi ve Deborah Kerr’in muazzam performansı, bu kahramanlık anlatısını yavaş yavaş paramparça eder. Kamera, hayaletleri sadece ve sadece Miss Giddens’ın olduğu sahnelerde gösterir. Kâhya Mrs. Grose hiçbir şey görmez, çocuklar gördüklerini inkar eder. Miss Giddens’ın çocukları kurtarma saplantısı, giderek onları boğan, taciz eden ve sorgulayan psikopatolojik bir şiddete dönüşür. “Çocukları kötülükten korumak” ile “çocukları kötülükle enfekte etmek” arasındaki o ince çizgi tamamen silinir. Miss Giddens, çocuklara kendi bastırılmış cinselliğinin ve günah korkusunun faturasını mı kesmektedir? Özellikle Miles (Martin Stephens) karakterinin o yetişkin bir erkek gibi mürebbiyeyle kurduğu flörtöz, alaycı ve tekinsiz ilişki, psikanalitik bir patlamanın fitilini ateşler.
Görüntü yönetmeni Freddie Francis’in dışavurumcu siyah-beyaz sinematografisi, mekanı (Bly Malikanesi) Miss Giddens’ın parçalanan zihninin fiziksel bir uzantısına dönüştürür. Daralan köşeler, mum ışığında büyüyen gölgeler, kenarları karartılmış kadrajlar ve gün ışığında bir gölün ortasında beliren siyahlı kadın figürü… Film, “gündüz vakti güneş ışığı altında” bile nasıl dehşet yaratılabileceğinin dersini verir. “O Willow Waly” ninnisinin melankolisi, evin koridorlarında yankılanırken, masumiyet kavramı tamamen çürür.
The Innocents, son karesine kadar kararını vermeyen, seyircinin de aklıyla oynayan bir yapbozdur. Film, kötülüğün cehennemden değil, erdemli olmaya çalışan bir zihnin bastırdığı arzularından doğabileceğini; birini kurtarma arzusunun onu yok edebileceğini savunan acımasız bir Freudyen okumadır. Clayton, edebiyat tarihinin en belirsiz metnini, sinema tarihinin en belirgin ve sarsıcı psikolojik terörüne dönüştürmüştür.

