Kuruluş (1314 – 1358)
Ortadoğu ve İran coğrafyasının makro-tarihsel dinamiklerinin köklü bir kırılma yaşadığı on dördüncü yüzyılın başları, İlhanlı İmparatorluğu’nun merkezi otoritesinin çatırdamaya başladığı ve bölgesel güç merkezlerinin ortaya çıkması için uygun bir jeopolitik boşluğun oluştuğu kritik bir eşiktir. Kökenleri ilk İslâm fetihleri sırasında Horasan bölgesine yerleşmiş olan ve zamanla Arap-Fars entegrasyonunun melez bir örneğini teşkil eden Muzafferî ailesi, yıkıcı Moğol istilası dalgalarından kaçarak nispeten daha korunaklı olan Yezd bölgesine sığınmıştır. Ailenin önde gelen isimlerinden Şerefeddin Muzaffer, başlarda Yezd Atabeglerinin emrinde sıradan bir yerel memur olarak hizmet verirken, keskin siyasi zekâsıyla doğrudan İlhanlı sarayı ile, bilhassa Argun Han ve Gāzân Han gibi kudretli Moğol hükümdarlarıyla derin asimetrik ilişkiler geliştirerek Meybüz valiliğini elde etmeyi başarmıştır. Bu durum, yalnızca yerel ve bürokratik bir atama değil, aynı zamanda göçebe Moğol tahakkümü altındaki yerleşik Fars-İslam aristokrasisinin kendi otonom alanını adım adım inşa etmeye başlamasının ilk ontolojik adımıdır. Şerefeddin’in 1314 yılında ölümünün ardından, hanedana asıl yırtıcı karakterini verecek olan ve erken gençlik yıllarında İlhanlı sarayında bizzat bulunarak devlet aklını, istihbarat ağlarını ve askeri stratejiyi dönemin süper gücünün tam merkezinde öğrenmiş olan on üç yaşındaki müstakbel kurucu Mübârizüddin Muhammed tarih sahnesine kararlı bir çıkış yapacaktır.
Mübârizüddin Muhammed’in tarih sahnesine çıkışı ve otoritesini tesis edişi, salt bir veraset olayı olmaktan çok öte, üstün bir siyasi dehanın bölgedeki güç vakumunu ustalıkla ve acımasızca doldurma sürecidir. Olcaytu Han’ın ölümünün ardından son büyük İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır Han’ın hizmetine giren Mübârizüddin, fevkalade bir stratejik sabır göstererek önce kendi meşruiyet zeminini ve askeri altyapısını sağlamlaştırmıştır. 1318-1319 yıllarına gelindiğinde, Yezd Atabegi Hacı Şah’ın idari zayıflığından ve halk nezdindeki meşruiyet kaybından faydalanarak bu stratejik şehri kesin bir askeri operasyonla ele geçirmiş ve bölgede yüzyıllardır hüküm süren köhne atabeglik sistemine son darbeyi vurmuştur. Bu hamle, Muzafferîlerin sıradan bir vali veya memur ailesi olmaktan çıkıp, kendi adına vergi toplayan ve ordu besleyen bağımsız bir siyasi teşekkül olma yolundaki ilk büyük makro-askeri ve sosyolojik zaferidir. Yezd’in zapt edilmesi, bölgedeki kritik ticari kervan yollarının kontrolünü sağlarken, Mübârizüddin’e devasa bir ekonomik kaynak ile sürekli asker devşirebileceği bir insan gücü havuzu sunmuştur. Takip eden dönemde Sîstan bölgesindeki amansız isyanları yirmi bir ayrı kanlı muharebe neticesinde bastırarak rüştünü ispat etmesi, onun tavizsiz ve son derece pragmatik bir askeri komutan olduğunun en açık göstergesidir.
1335 yılında Ebû Said Bahadır Han’ın geride meşru bir varis bırakmadan ölümüyle İlhanlı İmparatorluğu’nun merkezi idaresinin fiilen çökmesi, Mübârizüddin Muhammed için on yıllardır beklenen o büyük tarihsel fırsat penceresini nihayet ardına kadar açmıştır. Artık uzaktaki bir merkeze bağlı sadık bir emir olmanın ötesine geçerek, bölgesel bir hegemonya ve mutlak bir imparatorluk vizyonu kurma vakti gelip çatmıştır. Kendi tam otonomisini ilan eden Mübârizüddin, yayılmacı politikasının ilk ve en kritik büyük hedefi olarak doğusundaki Kirman coğrafyasını seçmiştir. 1340 yılında Moğol valisi Kutbüddin bin Nâsır’ı uzun ve yıpratıcı bir seferin ardından mağlup ederek Kirman’ı kendi topraklarına katması, devletin güneydoğu sınırlarını kesin olarak emniyete almış ve Herat merkezli Kartlılar hanedanı ile doğrudan sınır komşusu olunmasını sağlamıştır. Kirman gibi ekonomik, demografik ve stratejik açıdan hayati öneme sahip bir düğüm noktasının ele geçirilmesi, Muzafferî ordusunun lojistik ve finansal kapasitesini muazzam ölçüde artırmıştır. Gerçekleştirilen bu ardışık fetihler, sadece kuru bir toprak genişlemesi olarak kalmamış; aynı zamanda devletin vergi sisteminin, yerel idare bürokrasisinin ve askeri ikta düzeninin klasik Fars-İslam devlet telakkisi geleneğine uygun olarak kurumsallaşması sürecini başlatmıştır.
Kuruluş döneminin stratejik olarak en zorlu ve kanlı evresi, dönemin Fars coğrafyasındaki bir diğer güçlü yerel hanedanı olan İncûlular ile girişilen uzun soluklu ölüm kalım savaşıdır. İsfahan ve Şiraz’ı kontrol eden dönemin kudretli lideri İncûlu Ebû İshak’ın, yeni yükselen Muzafferîlerin elindeki Kirman’a yönelik emperyal ihtirasları, iki hanedan arasındaki kırılgan diplomatik barışı tamamen yok etmiştir. 1350-1351 yıllarında Ebû İshak’ın ordularıyla Yezd’i kuşatmasıyla zirveye çıkan bu şiddetli çatışma, Mübârizüddin’in pasif savunma doktrinini terk edip topyekûn taarruza geçtiği kırılma noktasıdır. Kuşatmayı yaran ve sistematik bir karşı saldırı zinciri başlatan Muzafferî orduları, 1353 yılında İncûluların kalbi konumundaki kültürel başkent Şiraz’ı kesin olarak zapt etmeyi başarmıştır. Başkentin düşmesiyle birlikte İsfahan’a kaçmak zorunda kalan Ebû İshak’ı amansızca takip eden Mübârizüddin, nihayetinde İsfahan’ı da askeri ablukaya alarak zapt etmiş ve rakibini idam ettirerek Fars ve Batı İran coğrafyasının tartışmasız tek ve mutlak hâkimi olmuştur. İncûluların tasfiyesi ve Şiraz’ın yeni hanedan başkenti ilan edilmesi, devletin idari ve kültürel ağırlık merkezinin de bütünüyle köklü Fars jeopolitiğinin kalbine kaymasına neden olmuştur.
Mübârizüddin Muhammed’in hükümdarlığının son yılları, sınırları güneyden Azerbaycan’a kadar dayanan geniş çaplı bir imparatorluk vizyonunun somutlaştığı askeri evredir. Altın Orda hanı Canibeg’in 1357 yılında Kuzey İran’da Tebriz’i zapt etmesinin ardından kendisine gönderdiği kışkırtıcı vasallık teklifini reddedecek kadar kendi jeopolitik gücüne güvenen Mübârizüddin, ordularıyla karşı taarruza geçerek Azerbaycan coğrafyasına bizzat girmiş ve Tebriz’i kısa süreliğine de olsa işgal ederek gücünün zirvesini test etmiştir. Ancak bu dışarıdaki muazzam askeri başarıların ardında, içsel bir sosyolojik kırılma ve psikolojik bir çöküş yatıyordu. Toplum üzerinde son derece katı bir Sünni ortodoksisini baskı aracı olarak kullanan, entelektüel hayatı donduran ve kendi kurmaylarına karşı dahi paranoyak bir acımasızlık sergileyen Mübârizüddin, zamanla kendi ailesi ve ulema sınıfı içinde bile devasa bir nefret objesine dönüşmüştü. Onun bu despotik, sert ve baskıcı idaresi, 1358 yılında bizzat kendi öz oğlu Şah Şüca tarafından düzenlenen kanlı bir saray darbesiyle kör edilip zindana atılmasıyla son bulmuştur. Kurucu liderin kendi kanından gelenler tarafından tasfiye edildiği bu dramatik olay, devletin kuruluş fazının kapanıp, siyasi entrikalarla dolu ama entelektüel açıdan son derece parlak bir yükseliş evresinin başladığının kanlı bir fermanıdır.
Yükseliş (1358 – 1384)
1358 yılında babası Mübârizüddin’i bir saray darbesiyle tahttan indirerek gözlerine mil çektiren Şah Şüca’nın mutlak iktidarı devralması, Muzafferî devletinin ontolojik yapısında köklü ve geri dönülemez bir paradigma değişimine işaret eder. Katı, askeri, baskıcı ve teokratik eğilimli bir askeri diktatörlüğün yerini; daha esnek, sanata, kültüre ve felsefeye kucak açan, sosyolojik derinliği olan tipik bir Doğu rönesans monarşisi almıştır. Şah Şüca, babası gibi sadece yetenekli bir kılıç ustası ve mareşal değil, aynı zamanda hem Arapça hem de Farsça sofistike şiirler yazabilen, sarayında düzenlenen skolastik teoloji ve felsefe tartışmalarına bizzat katılıp argüman üretebilen yüksek donanımlı bir entelektüeldi. Onun dönemi, devletin salt fiziksel sınırlarının genişlemesinden ziyade, Fars-İslam medeniyetinin Şiraz merkezli bir kültürel çekim ve cazibe merkezi haline gelmesi sebebiyle tarihsel olarak “yükseliş” sıfatını sonuna kadar hak eder. Bürokraside ve idari mekanizmalarda liyakatı öncelemiş, babasının kıyıma uğrattığı, sansürlediği veya baskı altında tuttuğu ulemaya ve şairlere geniş özgürlük alanları tanıyarak devletin meşruiyetini korku yerine entelektüel bir rıza zemini üzerine başarıyla inşa etmiştir.
Ne var ki bu kültürel şahlanış ve aydınlanma dönemi, paradoksal bir biçimde, bitmek bilmeyen ve hanedanın demografik enerjisini içten içe sömüren yıkıcı iç savaşlarla ve taht kavgalarıyla eşzamanlı olarak yaşanmıştır. Şah Şüca’nın uzun saltanatı, İsfahan coğrafyasını ana üs edinen ve kendi bağımsız hükümdarlığını küstahça ilan eden öz kardeşi Şah Mahmud ile girdiği ölümcül ve yıpratıcı bir güç mücadelesine sahne olmuştur. Şah Mahmud, vizyonsuz bir yaklaşımla sadece içeriden bir isyancı olarak kalmamış, aynı zamanda Muzafferîlerin en büyük jeopolitik dış rakibi olan Celâyirliler ile son derece tehlikeli stratejik ittifaklar kurarak dış tehditleri doğrudan devletin kalbine taşımaktan çekinmemiştir. Bu kardeş kavgası öylesine şiddetli, yıkıcı ve asimetrik bir boyuta ulaşmıştı ki, 1364 yılında Şah Şüca kendi medeniyet başkenti olan Şiraz’ı bile kardeşinin desteklediği ordulara kaptırmak zorunda kalmış ve ancak kurduğu yeni ittifaklar sayesinde iki yıllık kanlı bir askeri seferberlik sonucunda 1366’da şehrini geri alabilmiştir. Bu çalkantılı süreç, Muzafferîlerin askeri esnekliğinin ne derece yüksek olduğunu gösterirken, aynı zamanda hanedanın kurumsal yapısının ve veraset sisteminin şahsi ihtiraslara ne kadar açık ve yapısal olarak kırılgan olduğunu da makro-tarihsel bir gerçeklik olarak net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bitmek bilmeyen iç savaşların getirdiği yorgunluğa ve yapısal tahribata rağmen Şah Şüca dönemi, devletin diplomatik nüfuzunun ve bölgesel etki alanının en geniş harita sınırlarına ulaştığı askeri ve jeopolitik bir zirveyi temsil etmektedir. Kardeşi Şah Mahmud’un vefatının ardından İsfahan havzasını ve isyancı emirleri kesin olarak itaat altına almayı başaran Şah Şüca, Celâyirli hükümdarı Şeyh Üveys’in vefatıyla kuzeybatıda ortaya çıkan devasa jeopolitik otorite boşluğunu mükemmel şekilde değerlendirerek yüzünü Azerbaycan’a dönmüştür. Bu istikrarsızlıktan faydalanarak doğrudan Azerbaycan ve Arran bölgelerine düzenlediği planlı seferlerle Tebriz’i zapt etmiş, ordularını zaferle Kafkasya sınırlarına kadar ilerletmiştir. Bu büyük askeri genişleme, devletin sadece sahadaki kaba kuvvetini değil, aynı zamanda genişleyen coğrafyadan vergi toplama kapasitesini, uluslararası ticaret yolları üzerindeki lojistik tekelini ve demografik menzilini muazzam boyutlara taşımıştır. Bu altın dönemde Muzafferî orduları; donanımlı ağır zırhlı süvariler, manevra kabiliyeti yüksek okçu birlikler ve sofistike bir istihbarat ağı ile donatılarak, güneyde Belucistan’dan kuzeyde Arran’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyaya siyasi nizam vermeyi başarmıştır.
Şah Şüca’nın tarihsel mirasını kalıcı kılan en büyük icraatı, askeri sahada kılıçla fethettiği toprakları sarayında kalemle, edebiyatla, sanatla ve derin bir felsefi birikimle taçlandırmasıdır. Onun himayesi altındaki dönemde Şiraz, İslâm medeniyeti içinde “Dârülilim” (Bilim Yurdu) unvanını kelimenin tam anlamıyla hak eden küresel bir metropole ve entelektüel sığınağa dönüşmüştür. Edebiyat, mistisizm ve düşünce tarihinin tartışılmaz dehalarından olan ünlü şair Hâfız-ı Şîrâzî, hayatının en verimli yaratıcılık yıllarını Şah Şüca’nın hoşgörülü, çoğulcu ve sanatı yüksek bütçelerle teşvik eden sarayında geçirmiş, ölümsüz divanında bu entelektüel hükümdara defalarca felsefi övgüler düzmüştür. Aynı entelektüel iklimde, İslâm kelam ve felsefesinin anıtsal ismi Kadı Adudüddin el-Îcî ile büyük mantık ve dil bilgini Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi kıymetli mütefekkirler doğrudan himaye görmüş, kurulan elit medreselerde ontoloji, mantık, astronomi ve teoloji tartışmaları en üst rasyonel seviyede yürütülmüştür. Şah Şüca, farklı teolojik inanç ve felsefi düşüncelere gösterdiği yapısal toleransla devleti salt bir vergi toplama ve şiddet aygıtı olmaktan çıkarıp, rafine bir medeniyet havzası ve aydınlanma merkezi haline getirmeyi başarmıştır.
Ancak tarihsel diyalektiğin acımasız kuralı gereği, her büyük yükselişin içinde kendi çöküşünün sosyolojik tohumları da kaçınılmaz olarak filizlenir. Şah Şüca’nın fırtınalı ömrünün son yılları, bedensel bir tükenişin, aşırı alkol tüketiminin getirdiği kronik fizyolojik hastalıkların ve doğu ufuklarında yavaş yavaş toplanan asimetrik bir imparatorluk tehdidinin karanlık, boğucu gölgesi altında geçmiştir. Transoksiyana’da (Maveraünnehir) Cengiz Han’ın kanlı mirasını daha profesyonel bir orduyla yeniden ayağa kaldıran Emir Timur’un (Tamerlane) sarsıcı ayak sesleri İran içlerinde yankılanmaya başladığında, jeopolitik radardaki bu tehlikenin ciddiyetini kavrayabilen yegâne vizyoner lider yine Şah Şüca’ydı. Ölümünden sadece bir yıl önce, 1383 yılında bizzat Timur’a özenle yazılmış diplomatik mektuplar göndererek rasyonel bir uzlaşı zemini aramış, hatta devleti yaşatabilmek adına kendi ailesini ve varislerini onun siyasi himayesine emanet edecek kadar keskin bir realpolitik teslimiyet göstermiştir. 1384 yılında bedeni iflas edip hayata gözlerini yumduğunda, geride oğulları ve kardeşleri arasında feodal bir zihniyetle paylaştırılmış, omuzlarındaki merkezi otoritesi zayıflatılmış ve devasa bir askeri kasırganın tam rotası üzerinde bekleyen kırılgan bir yapı bırakmış; onun vefatı Şiraz’ın altın çağının kalbine saplanan ilk zehirli hançer olmuştur.
Yıkılış (1384 – 1393)
Şah Şüca’nın 1384 tarihindeki vefatı, zaten hassas dengeler üzerine kurulu Muzafferî devletinin ontolojik bütünlüğünü ve merkezi komuta yapısını bir daha onarılamayacak şekilde paramparça eden esas tetikleyici olay olmuştur. Tahta resmi varis olarak oğlu Zeynelâbidîn geçmiş olsa da, eski Türk-Fars devlet geleneğinin en kronik ve ölümcül hastalığı olan “ülkenin tüm hanedan üyelerinin ortak malı olduğu” inancı, devleti fiilen birkaç parçaya bölmüştür. Hükümdarın amcası İmâdüddin Ahmed Kirman coğrafyasında, hırslı yeğeni Şah Yahya ise İsfahan ve Yezd havzasında kendi otonomilerini, hatta Şiraz’daki merkeze karşı açık düşmanlıklarını ilan etmişlerdir. Merkezi bir bürokratik aklın, ortak bir dış politikanın ve birleşik bir askeri hazinenin tamamen buharlaştığı bu kontrolsüz fraksiyonlaşma dönemi, devletin jeopolitik bağışıklık sistemini kökünden çökertmiştir. Fars coğrafyasında sergilenen bu dar görüşlü siyasi miyopluk ve kısır kardeş kavgaları, doğudan hızla kopup gelen ve Asya’nın askeri tarih standartlarını yeniden yazan Timur İmparatorluğu gibi apokaliptik bir gücün karşısına, bölünmüş, stratejik vizyondan yoksun ve lidersiz bir yapının çıkması gibi ağır bir tarihsel trajediye zemin hazırlamıştır.
Emir Timur’un 1387 yılında büyük bir stratejik hazırlıkla gerçekleştirdiği ilk kapsamlı İran seferi, Muzafferîler için sonun yaklaştığını haber veren son derece kanlı, vahşi ve sarsıcı bir fragmandır. İsfahan’ın Muzafferî valisi Muzaffer-i Kâşî, karşısındaki askeri makinenin büyüklüğünü görerek hiçbir direniş göstermeden doğrudan şehrin anahtarlarını Timur’a teslim etmiştir; ancak Timur’un vergi tahsildarlarının acımasız mali uygulamalarına karşı organize olmayan sivil halkın başlattığı fevri isyan, dünya tarihinin gördüğü en korkunç sivil katliamlarından biriyle sonuçlanmıştır. İsfahan’da on binlerce kişinin kellesinden ibretlik ölüm kuleleri dikilirken, devleti savunması gereken Şiraz’daki yasal Muzafferî hükümdarı Zeynelâbidîn ordusunun başında savaşmak yerine başkentini savunmasız bırakıp Bağdat’a kaçmaya yeltenmiş; ancak bu utanç verici firar girişimi sırasında bizzat kendi kardeşi Şah Mansur tarafından yolda esir edilerek zindana atılmıştır. Bu sefil süreç, Muzafferî hanedanının sadece cephede askeri olarak değil, ahlaki, meşruiyet ve psikolojik bağlamda da iflas ettiğini, hükümdar ile halkı arasındaki koruma sözleşmesinin mutlak surette fesholduğunu gösteren en acı kanıttır.
Tüm bu jeopolitik çöküş, ihanetler ve korkakça teslimiyet tablosu içinde, Muzafferîlerin tarihsel onurunu kurtarmaya çalışan yegâne liyakatli figür olarak Şah Mansur tarih sahnesine epik ve trajik bir kahraman olarak çıkmıştır. Kardeşini hapsedip kaos içindeki Şiraz’da idareyi zorla ele alan Şah Mansur, yaklaşan büyük Timur tehlikesine karşı boyun eğip vasallığı kabul etmek yerine silahlı direnişi ve bağımsızlığı seçen tek Muzafferî prensi olma cesaretini göstermiştir. Şuşter, Huzistan ve Şiraz üçgeninde askeri gücünü hızla tahkim eden Mansur, makro-stratejik bir okumayla Celâyirliler ve Altın Orda ile temasa geçerek anti-Timur bir koalisyon cephesi kurmaya çalışıp üstün bir diplomatik deha sergilemiştir. Timur’un atadığı Şah Yahya gibi işbirlikçi hanedan üyelerini askeri güçle Şiraz’dan sürüp atması, dağılmış orduyu yeniden tek sancak altında teşkilatlandırması ve umutsuz halka ahlaki bir moral aşılaması, devlet için son bir diriliş ihtimali doğurmuştur. Ancak Mansur’un sergilediği bu olağanüstü epik çaba, karşısındaki devasa savaş makinesinin sınırsız lojistik ve teknolojik üstünlüğü göz önüne alındığında, tarihsel zorunluluğa karşı verilmiş asil, romantik ama sonucun başından belli olduğu umutsuz bir başkaldırıdan ibaret kalmıştır.
Kaçınılmaz ve kanlı son, Timur’un 1392-1393 yıllarında bizzat komuta ettiği ve tüm kaynaklarını seferber ettiği ikinci ve nihai büyük seferiyle gelip çatmıştır. Batı İran havzasındaki otorite boşluğunu bitirip yerel hanedanları tek tek haritadan sonsuza dek silmeye kararlı olan Timur, devasa ordusuyla doğrudan isyancı gördüğü Şiraz üzerine, Şah Mansur’un kalbine yürümüştür. 1393 yılının bahar aylarında Şiraz kapılarında gerçekleşen o nihai meydan savaşı, askeri taktikler açısından asimetrik bir şövalyelik ve intihar hücumu niteliğindedir. Şah Mansur, ordusunun Timur’un ordusu karşısında sayıca inanılmaz derecede cılız olmasına aldırış etmeden, kalan ağır zırhlı süvarilerinin en ön safında bizzat kılıç çekerek Timur’un merkez ordusuna efsanevi, gözü kara bir yarma harekâtı düzenlemiştir. Bu intihar hücumu o kadar derine inmiştir ki, Mansur’un kılıç darbeleri bizzat Timur’un miğferine kadar ulaşmış, ona ölümün soğuk nefesini hissettirmiştir. Ne var ki, arkasında hiçbir lojistik derinlikten ve taze yedek birliklerden destek bulamayan yorgun Muzafferî birliği sayısal üstünlük karşısında hızla erimiş ve Şah Mansur bizzat savaş meydanında Timur’un veliaht oğlu Şahruh tarafından başı gövdesinden ayrılarak öldürülmüştür. Bu çöküş, sadece yiğit bir prensin cephede düşüşü değil, Fars merkezli bağımsız bir devlet tasavvurunun savaş meydanında asilce can verişidir.
Şah Mansur’un kanlı ve kesik başının savaş meydanında Timur’un atının önüne atılmasıyla birlikte, bölgede on yıllardır hüküm süren Muzafferî hanedanı fiilen ve hukuken tamamen tarihe karışmıştır. Savaşın kesin galibiyetle sonuçlanmasının ardından, hayatta kalarak af dilemek ve Timur’a biat etmek için sıraya giren diğer tüm korkak Muzafferî prensleri, bölge valileri ve hanedana mensup şehzadeler Mayıs 1393’te İsfahan’ın güneyinde yer alan Kumuşa (Şehreza) bölgesindeki karargâhta toplanmıştır. Timur, arkasında gelecekte meşruiyet ve intikam peşinde koşacak hiçbir asil kan veya siyasi figür bırakmamak adına, son derece rasyonel ve buz gibi soğukkanlı bir makyavelist devlet terörü uygulayarak teslim olan hanedanın tüm erkek üyelerini istisnasız topluca idam ettirmiştir. Tarihin bu kanlı sahnesinden yalnızca, Şah Şüca’nın daha önceden gözlerine mil çekilerek kör edilmiş olan iki oğlu, Zeynelâbidîn ve Şiblî, bedensel kusurları nedeniyle hiçbir İslami devlette tahtta hak iddia edemeyecekleri kesinleştiği için sağ bırakılmış ve başkent Semerkant’a acınası bir sürgüne gönderilmiştir. Şiraz’ın bir asırda biriktirdiği tüm entelektüel zenginlik, âlimler, sanatkârlar ve mimarlar ise Timur’un başkentine zorunlu tehcire tabi tutulmuş; böylece Muzafferîler devleti arkasında sadece mimari eserler ve divanlar bırakarak sosyolojik, demografik ve siyasi olarak mutlak bir yok oluşun karanlığına gömülmüştür.


