Ana Sayfa / Dünya Tarihi ve Ülkeler / Osmanlı İmparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye
📅 1299 – 1922 ⏳ 623 Yıl
🚩 KURULUŞ:

Osmanlı Devleti, 13. yüzyılın sonunda Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılış sürecinde Osman Bey tarafından kurulmuştur. Stratejik konum: Kayı boyunun Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç bölgesi. Bağımsızlık (1299): Bilecik ve çevre kaleleri, kendi adına hutbe ve sikke. Rüştünü ispat (1302): Koyunhisar (Baphaeon) zaferi.

📖 BÖLÜMLER (İçindekiler)

Kuruluş Dönemi (Osmanlı’nın Tarih Sahnesine Çıkışı)

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıkışı, Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat’ın Ertuğrul Gazi komutasındaki Türkmen boylarına, savaşlardaki yararlılıkları neticesinde Domaniç ve Ermeni yaylaları ile Söğüt kışlağını bir “uçbeyliği” olarak vermesiyle filizlenmiştir 1258 yılında Söğüt’te doğan Osman Gazi (1299-1326), babası Ertuğrul’un vefatı üzerine yirmi dört yaşında kabilesinin başına geçerek beyliğin askeri ve siyasi liderliğini üstlenmiştir Selçuklu Devleti’nin Moğol baskısı altında çöküşünü iyi analiz eden Osman Gazi, yüzünü zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu’na dönerek stratejik bir fetih politikası izlemiştir 1288-1290 yılları arasında çevresindeki Bizans tekfurlarıyla giriştiği amansız mücadeleler sonucunda Karacahisar, Bilecik, İnegöl, Yarhisar ve Yenişehir gibi kilit öneme sahip merkezleri teker teker fethetmiştir Bu fetihler sırasında, Bilecik tekfurunun kendi kızının düğününde ona kurduğu suikast tuzağını, kırk kadar en cesur askerini kadın kılığına sokarak kaleye yerleştirmesi ve kenti zekice bir hileyle içeriden ele geçirmesi, onun askeri dehasının en belirgin örneklerindendir . Osman Gazi’nin sadece kılıç gücüyle değil, manevi bir temelle de devleti kurduğunun simgesi, kayınpederi Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü; göğsünden çıkıp dallarıyla tüm dünyayı, denizleri ve dağları kaplayan o meşhur ulu ağaç rüyasıdır Bizans imparatorunun bölgedeki tekfurları birleştirerek başlattığı karşı saldırıyı, İzmit yakınlarındaki Koyunhisar (Baphaeon) ovasında ağır bir hezimete uğratması, Osmanlıların adının tüm bölgede bir güç olarak yankılanmasını sağlamıştır . Karacahisar’ı fethettikten sonra kendi adına bir kadı tayin edip Cuma hutbesini kendi adına okutması ve kendi adına ilk sikkelerini kestirmesi iddiaları, onun artık Selçuklu’ya bağlı bir uçbeyi değil, bağımsız bir hükümdar olarak tarih sahnesine çıkışının resmi birer kanıtı sayılmaktadır Osman Gazi’nin hayatının son demlerindeki en büyük hedefi, yıllarca abluka altında tuttuğu ve etrafına Balabancık gibi hisarlar inşa ettirerek giriş çıkışlarını tamamen kontrol altına aldığı devasa surlara sahip Bursa şehrini fethetmekti Ne var ki, ilerleyen yaşı ve yakalandığı ağır gut hastalığı nedeniyle at sırtında savaşamayacak duruma gelince, kuşatmanın ve ordunun fiili komutasını çok güvendiği yetenekli oğlu Orhan Gazi’ye devretmek zorunda kalmıştır Orhan Gazi’nin ve yoldaşlarının on yıl süren amansız askeri ve psikolojik ablukası neticesinde Bursa, 1326 yılında Bizanslı komutanın 30 bin duka altını ödeyerek can güvenliği karşılığında şehri teslim etmesiyle kan dökülmeden Osmanlıların eline geçmiştir Ölüm döşeğinde bu büyük zaferin haberini alan Osman Gazi, oğlu Orhan’a devletin bekası için her hususta şeriata uymasını, İslam alimlerine sonsuz hürmet göstermesini ve Allah yolunda cihadı asla elden bırakmamasını vasiyet ederek hayata gözlerini yummuştur Babasının vefatı üzerine tahta geçen Orhan Gazi (1326-1359/1360), fethettiği Bursa’yı derhal Osmanlı Devleti’nin yeni başkenti yapmış ve devletin idari merkezini buraya taşıyarak şehri medreseler ve imaretlerle donatmıştır Ardından gözünü Marmara kıyılarına ve Boğazlara diken Orhan Gazi, 1330 yılında Hristiyan dünyası için devasa bir dini ve stratejik önemi olan, İznik (Nicaea) kentini teslim almış; bu fethin ardından savaşta ölen Bizanslıların dul eşlerini kendi komutanları ve askerleriyle evlendirerek onların İslam’a geçmelerine vesile olmak gibi çok akıllıca bir entegrasyon politikası gütmüştür Bu ivmeyle 1337 yılında İzmit’in (Nicomedia) de fethedilmesiyle Bizans’ın Anadolu’daki varlığına adeta son verilmiştir Orhan Gazi döneminin Anadolu’daki en kritik siyasi hamlelerinden bir diğeri ise, komşu Karesioğulları Beyliği’nde Aclan Bey’in ölümü üzerine patlak veren taht kavgalarından zekice faydalanılarak Balıkesir, Bergama ve Edremit gibi bölgelerin Osmanlı topraklarına katılmasıdır Bu ilhak sayesinde Osmanlı Devleti hem ilk defa ciddi bir donanma gücüne sahip olmuş, hem de Hacı İlbey, Evrenos Bey ve Ece Bey gibi gelecekte Avrupa fetihlerini yönetecek olan dahi komutanları kendi hizmetine kazanmıştır

Orhan Gazi’nin saltanatı, Osmanlı’nın sadece askeri fetihler yaptığı bir dönem olmaktan çıkıp, çadır hayatından ve düzensiz aşiret yapısından çıkarak yerleşik, kurumsal ve köklü bir devlet nizamına geçtiği en kritik evre olmuştur. Vezirlik makamına getirdiği kardeşi Alaeddin Paşa ve ilk kadıaskerlerden Çandarlı Kara Halil’in deha dolu tavsiyeleriyle, devletin sivil, mali ve askeri yapısında köklü devrimler gerçekleştirilmiştir Siyasi ve ekonomik bağımsızlığın en büyük sembolü olarak, bir yüzünde “Kelime-i şahadet”, diğer yüzünde ise “Orhan haledallahe Melik” yazılı olan, gümüş ve bakırdan mamul ilk resmi Osmanlı sikkeleri darbedilmiştir Askeri alanda, o güne dek sadece savaş zamanı toplanan düzensiz, başıbozuk atlı aşiret kuvvetleriyle büyük kalelerin alınamayacağı anlaşıldığından, bin kişiden oluşan, kışlalarda kalan, düzenli maaş alan ve sivil halktan ayırt edilmeleri için beyaz renkli özel bir külah (börk) giyen “Yaya” isimli ilk düzenli Osmanlı piyade ordusu teşkil edilmiştir Bu dönemin ve belki de Türk tarihinin en büyük jeopolitik kırılma noktası ise, Osmanlı ordularının Çanakkale Boğazı’nı geçerek Avrupa (Rumeli) kıtasına kalıcı olarak yerleşmesidir. Bizans tahtında hak iddia eden VI. Ioannes Kantakuzenos’un Sırplara ve rakiplerine karşı Orhan Gazi’den yardım talep etmesi üzerine, Orhan Gazi oğlu Süleyman Paşa komutasında on bin kişilik devasa bir kuvveti Avrupa’ya göndermiş ve bu yardımlar Kantakuzenos’a tahtı kazandırmıştır . Süleyman Paşa, bu desteklerin bir karşılığı ve aynı zamanda Osmanlı’nın stratejik vizyonunun bir parçası olarak, sallarla boğazı geçip 1352 yıllarında Gelibolu Yarımadası’ndaki Çimpe Kalesi’ni (Tzympe) ele geçirerek burayı Avrupa fetihleri için kırılmaz bir köprübaşı yapmıştır Üstelik 1354 yılında meydana gelen şiddetli bir deprem neticesinde surları yerle bir olan Gelibolu ve civarındaki kalelerin de hızla işgal edilmesi, Osmanlıların Rumeli’ye sökülemez biçimde kök salmasını sağlamış; Anadolu’dan getirilen Türkmen aileler buralara iskan edilerek tarihte eşine az rastlanır bir demografik Türkleştirme politikası başlatılmıştır . Avrupa fetihlerinin baş mimarı olan yetenekli Şehzade Süleyman Paşa’nın atından düşerek trajik bir şekilde vefat etmesinin ardından derin bir üzüntüye boğulan yaşlı Orhan Gazi’nin de kısa süre sonra vefatı, devleti muazzam bir kurumsallaşma mirasıyla baş başa bırakmıştır

Orhan Gazi’nin vefatı üzerine 1362 yılında Osmanlı tahtına oturan I. Murad (Hüdavendigar), babasının ve ağabeyinin Trakya’da başlattığı Avrupa’ya açılma politikasını adeta imparatorluğun temel varoluş gayesi ve devlet politikası haline getirmiştir . Döneminin en parlak askeri dehalarından biri olan beylerbeyi Lala Şahin Paşa’nın öncülüğünde, Bizans İmparatorluğu’nun Trakya’daki en güçlü kalesi ve bölgenin kilidi konumundaki Edirne (Adrianopolis) fethedilmiştir . Edirne, coğrafi konumu gereği derhal imar edilerek Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki yeni ve kalıcı başkenti ilan edilmiş, böylece Balkanların derinliklerine yapılacak akınlar için lojistik ve idari bir merkez oluşturulmuştur I. Murad’ın bizzat ve yetenekli paşaları vasıtasıyla yönettiği ordular; Filibe, Sofya, Niş, İhtiman ve Şumnu gibi ulaşılması zor stratejik merkezleri ardı ardına ele geçirerek Bulgar, Sırp ve Arnavut krallıklarını dehşete düşürüp Osmanlı hakimiyetini kabul etmeye zorlamıştır Osmanlıların Balkanlardaki bu şok edici ve önlenemez yükselişi karşısında paniğe kapılan Papa V. Urban’ın kışkırtmasıyla bir araya gelen Macar, Sırp, Bulgar, Ulah ve Bosna kuvvetlerinden oluşan muazzam bir Haçlı ordusu; Meriç Nehri kıyılarındaki Sırpsındığı (Çirmen) mevkiinde, Hacı İlbey’in komutasındaki küçük ama son derece disiplinli Osmanlı öncü birliklerinin gerçekleştirdiği zekice bir gece baskınıyla sulara dökülerek imha edilmiştir I. Murad dönemi sadece fetihlerle değil, dünya askeri tarihini değiştirecek olan “Yeniçeri Ocağı”nın kurulmasıyla da anılır; Çandarlı Kara Halil ve Kara Rüstem Paşa’nın mimarı olduğu “Pençik” (veya daha sonraki adıyla Devşirme) sistemiyle, savaş esirlerinin beşte birinin devlet hizmetine alınarak sıkı bir İslam ve askerlik terbiyesiyle yetiştirildiği bu yenilmez piyade ordusu teşkil edilmiş, efsaneye göre Hacı Bektaş Veli de kolluklarını askerlerin başına sürerek onlara “Yeniçeri” adını bahşetmiştir Sultan I. Murad’ın otuz yıl süren, devletin sınırlarını Anadolu’dan Adriyatik kıyılarına kadar taşıyan ihtişamlı hükümdarlığı; 1389 yılında Sırp Kralı Lazar önderliğindeki devasa bir Balkan ittifakına karşı kazanılan I. Kosova Meydan Muharebesi’nin sonunda, zaferin ardından savaş meydanını gezerken yaralı bir Sırp asilzadesi tarafından sinsi bir şekilde hançerlenerek şehit edilmesiyle efsanevi ve dramatik bir şekilde son bulmuştur

Kosova ovasında babasının şehit düşmesi üzerine savaş meydanında ordunun ve devletin başına geçen I. Bayezid, savaş alanlarındaki akıl almaz manevra hızı ve düşmanın beklemediği anlarda cephede bitivermesi nedeniyle haklı olarak “Yıldırım” unvanını almıştır . Saltanatının ilk yıllarında dikkatini ve ordusunun yönünü tamamen Anadolu’daki siyasi karmaşaya çeviren Yıldırım Bayezid; parçalanmış ve sürekli Osmanlı’ya karşı ittifaklar kuran Türk beyliklerinin (Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları, Germiyanoğulları ve Osmanlı’nın en büyük rakibi olan Karamanoğulları) üzerine yürüyerek çok sert ve tavizsiz askeri müdahalelerle bu yapıları tek bir merkezi otorite altında toplayıp Anadolu Türk siyasi birliğini çok büyük ölçüde sağlamıştır . Devletin vizyonunu yalnızca Anadolu coğrafyası ile sınırlamayan Bayezid, Bizans İmparatorluğu’nun kalbi ve Avrupa’ya açılan son büyük kapı olan İstanbul’u yıllar süren, şehri kıtlık ve boğulma noktasına getiren ardışık ve şiddetli kuşatmalarla sıkıştırmış, üstelik bu ablukayı kalıcı ve kırılamaz hale getirmek için Boğaziçi’nin Asya yakasına aşılmaz Anadoluhisarı’nı (Güzelcehisar) inşa ettirmiştir İstanbul’un düşmek üzere olduğu haberi ve Osmanlıların Tuna nehrine kadar ulaşması Avrupa’da tarifsiz bir panik yaratmış; Macar Kralı Sigismund’un önderliğinde, Fransız, Alman, İngiliz ve İtalyan şövalyelerinin katılımıyla 100 bin kişiyi aşan, dönemin en donanımlı ve devasa Haçlı ordusu toplanarak Tuna kıyısındaki stratejik Niğbolu Kalesi’ni kuşatmıştır Ancak Yıldırım Bayezid, yine adına yakışır bir hızla İstanbul kuşatmasını aniden kaldırıp devasa ordusunu günlerce süren efsanevi bir cebri yürüyüşle Niğbolu’ya kaydırmış ve 1396 yılında kendinden çok emin olan Haçlıları tarihte eşine az rastlanır bir hezimete uğratarak bütün Batı dünyasını dehşete düşürmüş, bu destansı zaferin ardından Mısır’daki Abbasi Halifesi tarafından kendisine “Sultan-ı İklim-i Rum” (Diyar-ı Rum’un, yani Anadolu’nun Sultanı) unvanı tevcih edilmiştir Ne var ki, imparatorluğun Avrupa’da ve Asya’da sınırlarının zirveye ulaştığı bu en parlak dönem, doğudan bir kasırga gibi gelen, cihan hakimiyeti peşinde koşan ve kendisini de bir Türk-İslam hakanı olarak gören Timur’un ordularıyla Anadolu’ya girmesiyle eşi görülmemiş bir felakete sürüklenmiştir. 1402 yılında Ankara’daki Çubuk Ovası’nda günlerce süren tarihi meydan muharebesinde; Bayezid ordusundaki Kara Tatarların ve Osmanlı’ya zorla boyun eğdirilmiş eski Anadolu beyliklerine mensup sipahilerin savaşın en kritik anında Timur’un tarafına geçerek ihanet etmesiyle Osmanlı ordusu ağır bir yenilgi almış, sonuna kadar kahramanca direnen Yıldırım Bayezid esir düşerek derin bir üzüntü, onur kırıklığı ve keder içinde esarette hayatını kaybetmiştir Bu trajik hadise, Osmanlı Devleti’nin o güne dek ilmek ilmek dokuduğu şanlı Kuruluş Devri’ni aniden kapatmış ve imparatorluğu paramparça ederek Fetret Devri (Bunalım Dönemi) adı verilen karanlık ve kanlı bir taht kavgaları silsilesini başlatmıştır.

Fetret Devri (Bunalım ve Yeniden Toparlanma)

1402 yılında Ankara Muharebesi’nde Yıldırım Bayezid’in Timur’a mağlup olarak esir düşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkılmanın eşiğine getirmiş ve “Fetret Devri” veya diğer adıyla “Fasıla-i Saltanat” denilen on bir yıl sürecek karanlık, karmaşık ve kanlı bir dönemi başlatmıştır Timur’un amansız saldırısı sonrasında ordunun dağılmasıyla, Bayezid’in şehzadeleri savaş meydanından farklı yönlere kaçarak hem kendi hayatlarını hem de devletin kalıntılarını kurtarmaya çalışmışlardır Büyük şehzade Emir Süleyman Çelebi, devletin hazinesini ve sadrazam Çandarlı Ali Paşa ile Yeniçeri Ağası Hasan Ağa gibi çok önemli devlet ricalini yanına alarak hızla kuzeye yönelmiş, Bursa’dan geçerek deniz yoluyla Avrupa’ya sığınmış ve Edirne’de padişahlığını ilan etmiştir Süleyman Çelebi, Rumeli’deki bu siyasi konumunu güvence altına almak için Bizans İmparatoru ile anlaşmalar yapmış, hatta ona bazı toprak tavizleri verip imparatorun akrabasıyla evlenerek stratejik bir müttefiklik kurmuştur Anadolu’da ise durum çok daha parçalı ve karışıktı; şehzadelerden İsa Çelebi Bursa ve Balıkesir civarında tutunmaya çalışırken, savaş alanında babasının yanında kahramanca savaşmış olan Mehmed Çelebi, sadık komutanı Bayezid Paşa’nın da yardımıyla Tokat ve Amasya bölgesine çekilerek orada kendi bağımsız egemenliğini kurmuştur Bu esnada babasıyla birlikte Timur’un elinde esir düşen Musa Çelebi ise sonradan serbest bırakılmış ve bir süre Kütahya’da Germiyanoğulları beyinin yanında mecburi bir gözetim altında kalmıştır Devletin o dönemde kesin bir veraset yasası olmadığı için, atalarının kurduğu o birleşik ve muazzam imparatorluğu yeniden inşa etmek yerine, her bir şehzade kendi mutlak hakimiyetini kurmak adına amansız bir kardeş kavgasına girişmiş ve bu durum Anadolu’nun uzun yıllar boyunca harap olmasına, anarşiye sürüklenmesine yol açmıştır Anadolu’daki hakimiyetin nihai olarak kimde kalacağını belirleyecek olan ilk büyük askeri mücadele, Amasya’da gücünü iyice pekiştiren Mehmed Çelebi ile Bursa’yı elinde tutan ağabeyi İsa Çelebi arasında gerçekleşmiştir Mehmed Çelebi, kendi bölgesindeki Türkmen isyanlarını ve devlete zarar veren eşkıya çetelerini temizleyerek iç asayişi sağladıktan sonra, ordusuyla batıya, Osmanlı’nın Asya’daki başkenti Bursa üzerine doğru amansız bir yürüyüşe geçmiştir İsa Çelebi, kardeşinin bu ilerleyişini durdurmak için Domaniç Dağı ve çevresindeki dağlık geçitleri sıkıca tutmuş olsa da, Mehmed Çelebi’nin öncü kuvvetleri komutanı Yakub Bey’in şiddetli saldırılarıyla bu hatlar yarılmış ve iki ordu Ulubat ovasında karşı karşıya gelmiştir Ulubat’ta yaşanan bu kanlı ve çetin muharebede, Mehmed Çelebi’nin ordusu başlarda zorlansa da komutanlarının olağanüstü dayanıklılığı sayesinde büyük bir zafer kazanmış, İsa Çelebi’nin en güvendiği komutanı olan yaşlı Timurtaş Paşa savaş meydanında hayatını kaybetmiştir Tamamen bozguna uğrayan İsa Çelebi, savaş meydanından kaçarak deniz kıyısına ulaşmış ve Yalova üzerinden İstanbul’a, Bizans İmparatoru’nun yanına, oradan da Edirne’deki ağabeyi Süleyman Çelebi’ye sığınmak zorunda kalmıştır Ancak İsa Çelebi taht sevdasından asla vazgeçmeyip Süleyman Çelebi’nin de büyük çaplı maddi ve askeri desteğini alarak; Kastamonu hakimi İsfendiyar Bey, İzmir Beyi Cüneyd, Aydınoğulları ve Saruhanoğulları gibi Anadolu beylerinin oluşturduğu geniş katılımlı büyük bir ittifakla tekrar Mehmed Çelebi’nin karşısına çıkmıştır Buna rağmen Mehmed Çelebi, askeri dehasını bir kez daha konuşturarak bu birleşik ittifak ordusunu da darmadağın etmiş ve İsa Çelebi bir süre sonra Karaman taraflarında ortadan kaybolarak gizemli bir şekilde öldürülmüştür Bu kesin zaferlerin ardından Bursa’ya giren Mehmed Çelebi, atalarının kadim başkentine oturmuş, babası Yıldırım Bayezid’in naaşını getirtip törenle defnettirmiş ve Anadolu’da egemenliğini tek başına sağlamlaştırmıştır Mehmed Çelebi’nin Anadolu’da tek ve tartışmasız bir güç haline gelmesi, Rumeli’de Edirne tahtında oturan ve günlerini daha çok eğlenceye düşkün bir hayat sürerek geçiren büyük ağabeyi Süleyman Çelebi’yi ziyadesiyle rahatsız etmiştir Süleyman Çelebi, kardeşinin bu önlenemez siyasi ve askeri yükselişini durdurmak ve Anadolu’yu kendi mutlak egemenliği altına almak amacıyla güçlü bir orduyla Çanakkale Boğazı’nı geçerek Bursa üzerine yürümüş ve savunmasız durumdaki bu önemli şehri kolayca ele geçirmiştir Ankara civarına kadar hızla ilerleyen ve Mehmed Çelebi’yi doğuya, dağlık ve ulaşılması zor bölgelere çekilmek zorunda bırakan Süleyman Çelebi, bu askeri başarılarının ardından devleti ciddiyetle yönetmek yerine Ayasuluk (Efes) ve Bursa gibi şehirlerde şarap, hamam ve harem sefalarına dalarak vaktini boşa harcamaya başlamıştır Süleyman’ın bu lakayt ve askeri disiplinden uzak tutumu, sürekli savaşmak ve ganimet elde etmek isteyen uç beyleri ile Osmanlı ordusunun önemli ve tecrübeli komutanları arasında derin bir hoşnutsuzluk yaratmıştır Bu zayıf durumdan zekice faydalanmak isteyen Mehmed Çelebi, Karaman ve İsfendiyar beyleriyle de gizli diplomatik anlaşmalar yaparak, o döneme kadar Anadolu’da nispeten pasif durumda kalan kardeşi Musa Çelebi’yi Süleyman’a karşı çok tehlikeli bir hamle olarak öne sürmüştür Musa Çelebi’ye, Süleyman’ı yendiği takdirde Rumeli’yi kendi adına yöneteceğine dair yeminler ettiren Mehmed Çelebi, kardeşini Sinop üzerinden gemilerle Karadeniz’i aşarak Eflak’a (Wallachia) göndermiştir Eflak Voyvodası Mircea’nın ve Bulgaristan’daki bazı hoşnutsuz siyasi unsurların da askeri desteğini alan Musa Çelebi, kuzeyden hızla inerek Rumeli topraklarına girmiş ve ağabeyi Süleyman Çelebi’nin iktidarını temelinden sarsacak büyük bir isyan bayrağı açmıştır Musa Çelebi’nin büyüyen ordusuyla Balkanlar’dan inerek Edirne’ye yaklaşması, Anadolu’da zevk ve sefa içinde günlerini geçiren Süleyman Çelebi’yi büyük bir telaşa düşürmüş ve onu acilen dağınık ordusunu toplayarak Rumeli’ye geçmek zorunda bırakmıştır İki kardeşin orduları İstanbul yakınlarındaki Hasköy (Kosmidion) civarında karşılaştığında, başlangıçta Sırp birliklerinin aniden taraf değiştirmesiyle Süleyman Çelebi galip gelmiş gibi görünse de, çok kısa süre sonra Musa Çelebi toparlanarak yeniden Edirne üzerine ani ve yıkıcı bir baskın düzenlemiştir Edirne’deki bir hamamda tamamen sarhoş bir haldeyken kardeşinin ordusunun şehre girdiğini haber alan Süleyman Çelebi, adamlarının kaçma uyarılarına aldırış etmemiş, hatta kendisine sadık ve saygıdeğer komutanı Evrenos Bey’e hakaret edip Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın sakalını kestirerek ordudaki herkesi kendinden tamamen soğutmuştur Nihayetinde paniğe kapılıp İstanbul’a, Bizans İmparatoru’nun yanına kaçmaya çalışırken kılavuzsuz kaldığı bir köyde Düğüncüili köylüleri tarafından yakalanıp boğularak feci şekilde öldürülmüştür Süleyman’ın bu trajik ölümüyle 1411 yılında Edirne’de tahta oturan Musa Çelebi, ilk iş olarak kardeşi Mehmed’e verdiği bütün sadakat sözlerini unutmuş, kendi adına hutbe okutarak ve sikke bastırarak mutlak bağımsızlığını ilan etmiştir Ancak Musa Çelebi’nin hükümdarlığı, son derece kanlı, gaddar ve acımasız bir yönetim tarzına sahne olmuş; kendisine güvenmeyen sancakbeylerini, paşaları ve hatta sivil halkı çeşitli bahanelerle acımasızca idam ettirerek her yerde tarifsiz bir dehşet saçmıştır İntikam hırsıyla Sırbistan’ı kasıp kavurmuş, ardından Bizans’ı Süleyman’a yardım etmekle suçlayarak İstanbul’u yıllarca sürecek şiddetli bir şekilde kuşatmış, bu amansız ve zorba politikaları neticesinde en sadık paşaları bile onu teker teker terk etmeye başlamıştır Musa Çelebi’nin aşırı baskıcı politikalarından, bitmek bilmeyen idamlarından ve İstanbul’u boğucu bir kuşatma altında tutmasından artık tamamen bunalan Bizans İmparatoru Manuel ve Rumeli’nin ileri gelen Osmanlı paşaları, tek kurtuluşu Anadolu’da adaletli ve dengeli yönetimiyle tanınan Mehmed Çelebi’yi Avrupa’ya davet etmekte bulmuşlardır Bizans gemilerinin yardımıyla büyük bir orduyla Boğaz’ı geçen Mehmed Çelebi, İnceğiz mevkiinde Musa Çelebi ile yaptığı ilk çarpışmalarda ordusunun ve kendisinin gösterdiği muazzam kahramanlıklara rağmen, Musa’nın sert ve tavizsiz direnişi karşısında zor anlar yaşamış ve kan kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır Ancak bu yenilgiye rağmen pes etmeyen Mehmed Çelebi, Sırp Despotu Stefan ve Dulkadiroğulları gibi çeşitli müttefik güçlerden aldığı takviyelerle 1413 yılında bir kez daha Rumeli’ye geçmiş, bu kez Musa’nın zulmünden bıkan Evrenos Bey ve Yeniçeri Ağası gibi tecrübeli ve orduda sözü geçen komutanlar da Mehmed’in safına katılmıştır İki kardeşin orduları, Sofya yakınlarındaki Çamurluova sahrasında devletin ve hanedanın nihai kaderini belirleyecek olan büyük meydan muharebesine tutuşmuşlardır Bu son derece şiddetli savaşta komutanlarının ihanetiyle saflarının giderek eridiğini gören Musa Çelebi, yiğitçe direnmesine rağmen ağır bir yenilgiye uğramış, savaş meydanından kaçarken atıyla birlikte bir bataklığa saplanarak Mehmed Çelebi’nin adamları tarafından yakalanıp yay kirişiyle boğularak öldürülmüştür Kardeşinin cenazesini büyük bir saygıyla Bursa’ya, babası Yıldırım Bayezid’in yanına defnettiren Mehmed Çelebi (I. Mehmed), 1413 yılında Osmanlı Devleti’nin her iki kıtadaki yegane ve mutlak hakimi olarak tahta çıkmış, devletin “Fetret Devri”ni kapatarak parçalanmış imparatorluğu adeta küllerinden yeniden kurduğu için haklı olarak “devletin ikinci kurucusu” unvanını almıştır

Yükseliş Dönemi (Cihan İmparatorluğu’na Dönüşüm)

Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş Dönemi’nin fiili başlangıcı sayılabilecek süreç, babası I. Mehmed’in ardından 1421 yılında on sekiz yaşında tahta çıkan II. Murad’ın (1421-1451) çalkantılı ancak bir o kadar da dirayetli saltanatı ile şekillenmiştir . II. Murad tahta çıkar çıkmaz, Bizans İmparatoru’nun serbest bıraktığı ve Rumeli’de etrafına büyük bir kuvvet toplayan amcası Düzmece Mustafa isyanı ile karşı karşıya kalmış, onu Ulubat ve Edirne civarında mağlup ederek bertaraf etmiştir . Ardından devletin başına bela olan kardeşi Şehzade Mustafa’nın isyanını da bastıran padişah, Bizans’ı entrikalarından ötürü cezalandırmak amacıyla 1422’de İstanbul’u büyük bir orduyla ve özel teçhizatlarla kuşatmış, ancak Anadolu’daki Karaman ve İsfendiyar beyliklerinin isyanları nedeniyle kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmıştır , Anadolu’da Türk siyasi birliğini yeniden tesis etmek için Candaroğulları ve Karamanoğulları üzerine yürüyen II. Murad, bu beylikleri itaat altına alarak sınırlarını Asya yönünde güvenceye almıştır . Batı’da ise Macaristan, Sırbistan ve Venedik ile amansız mücadelelere girişmiş; 1430’da Selanik’i Venediklilerden geri almış, Arnavutluk’ta İskender Bey’in ayaklanmalarıyla uğraşmış ve Macar komutan János Hunyadi’nin tehlikeli ilerleyişini durdurmaya çalışmıştır , 1444 yılında imzaladığı Segedin Antlaşması’nın ardından yorgun düşerek tahtı henüz on iki yaşındaki oğlu II. Mehmed’e bırakıp Manisa’ya çekilmesi, Avrupa’da büyük bir Haçlı seferi fırsatı olarak görülmüş ve barış yeminleri bozulmuştur . Bunun üzerine devlet adamlarının ve yeniçerilerin ısrarıyla tekrar ordunun başına geçen II. Murad, 1444’te Varna’da ve 1448’de II. Kosova’da devasa Haçlı ordularını darmadağın ederek Türklerin Balkanlar’dan sökülüp atılamayacağını tüm Avrupa’ya kanıtlamıştır , Döneminde sadece askeri fetihler yapılmamış; Edirne ve Bursa’da sayısız cami, medrese ve köprü inşa ettirilerek Osmanlı kültürel hayatı zenginleştirilmiş, devlet teşkilatı sağlam ve kalıcı temellere oturtulmuştur . Bu askeri ve idari dirayet sayesinde Osmanlı Devleti, Ankara Muharebesi’nin yıkıcı travmalarından tamamen kurtulmuş ve adeta cihanşümul bir imparatorluk olma yolundaki en büyük engelleri aşarak Fatih’e muazzam bir miras bırakmıştır .
Babasının vefatı üzerine 1451 yılında henüz yirmi bir yaşında olan II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed, 1451-1481), Osmanlı tahtına ikinci kez geçmiş ve imparatorluğun kaderini tamamen değiştirecek olan vizyonunu derhal hayata geçirmeye başlamıştır . En büyük ideali ve stratejik hedefi olan İstanbul’un fethini gerçekleştirmek için Boğaz’ın Avrupa yakasına Rumelihisarı’nı (Boğazkesen) inşa ettirmiş, Edirne’de Urban adındaki bir ustaya o güne dek eşi benzeri görülmemiş büyüklükte devasa şahi toplar döktürmüş ve yüz binlerce kişilik bir orduyla şehri kuşatma altına almıştır . 29 Mayıs 1453 tarihinde, haftalar süren şiddetli kara ve deniz çarpışmalarının, hatta donanmanın karadan yürütülmesi gibi dahiyane askeri stratejilerin ardından İstanbul fethedilmiş; böylece bin yıllık Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu tarihe karışırken Yeni Çağ’ın kapıları aralanmıştır , Fatih Sultan Mehmed, şehre girer girmez büyük bir katliamı ve yıkımı önleyerek Hristiyan halka can, mal ve inanç özgürlüğü tanımış, Rum Ortodoks Patrikhanesi’ni ihya etmiş ve harap haldeki İstanbul’u hızla imar ederek Osmanlı’nın yeni, ihtişamlı başkenti yapmıştır , Fetih hareketlerini durmaksızın Asya ve Avrupa’da sürdüren Fatih, Karadeniz kıyılarında Amasra, Sinop ve 1461’de Trabzon Rum İmparatorluğu’nu alarak Karadeniz’i bir Türk gölü haline getirmiş; Balkanlar’da ise Sırbistan, Bosna, Mora Yarımadası, Eflak, Boğdan ve Arnavutluk’u şiddetli seferlerle itaat altına almıştır . Doğu’da büyüyen Akkoyunlu tehlikesine karşı hükümdar Uzun Hasan ile 1473 Otlukbeli Muharebesi’nde karşılaşarak onu kesin bir yenilgiye uğratmış, böylece Anadolu’daki Osmanlı egemenliğini Fırat nehrine kadar sarsılmaz bir şekilde pekiştirmiştir . Fatih Sultan Mehmed sadece eşsiz bir askeri komutan değil, aynı zamanda devlet teşkilatını kurumsallaştıran, çıkardığı Kanunnameler ile idari ve hukuki yapıyı merkeze bağlayan, Sahn-ı Seman medreselerini kurup dönemin en büyük alimlerini etrafında toplayan entelektüel bir cihan imparatoruydu . Bu görkemli dönem, otuz yıllık kesintisiz savaş ve mutlakiyetçi bir devlet inşası sürecinin ardından Fatih’in 1481 yılında yeni bir doğu seferi hazırlığındayken Gebze yakınlarında vefat etmesiyle sona ermiştir .
Fatih Sultan Mehmed’in 1481’de ani vefatının ardından, devlet adamlarının ve başkentteki yeniçerilerin desteğini alan büyük oğlu II. Bayezid (1481-1512) tahta çıkmış, ancak saltanatının ilk yılları kardeşi Cem Sultan ile girdiği şiddetli ve yıpratıcı taht kavgalarının gölgesinde geçmiştir . Cem Sultan, ordusuyla Anadolu’da padişahlığını ilan edip Bursa’da kendi adına hutbe okutmuş ve para bastırmışsa da, Yenişehir Ovası’nda ağabeyinin ordusuna mağlup olarak önce Memlüklere, ardından da Rodos Şövalyelerine sığınmak zorunda kalmıştır . Cem Sultan’ın şövalyelerin elinden Papalığa ve Fransa’ya geçerek Avrupa devletlerinin elinde Osmanlı’ya karşı kullanılabilecek siyasi bir koz ve yeni bir Haçlı seferi bahanesi haline gelmesi, II. Bayezid’in dış politikasını yıllarca savunmacı, temkinli ve barışçıl bir çizgiye hapsetmiştir . Bu rehin tehlikesi yüzünden II. Bayezid, Avrupa’da babası gibi geniş çaplı fetih hareketlerine girişememiş ve kardeşi serbest bırakılmasın diye Avrupalı güçlere yüklü miktarda haraç benzeri altın ödemek zorunda kalmıştır . Yine de bu nispi duraklama dönemi askeri açıdan tamamen eylemsiz geçmemiş; Karadeniz’in kilidi sayılan Kili ve Akkerman kaleleri alınmış, Venedik ile girilen kanlı deniz savaşlarında Modon, Koron, Navarin, İnebahtı gibi stratejik limanlar fethedilerek Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki operasyonel gücü büyük ölçüde artırılmıştır . Ancak dönemin imparatorluk için en büyük tehlikesi Doğu’dan, İran’da Safevi Devleti’ni kuran ve Anadolu’daki Şii (Alevi) Türkmenleri Osmanlı otoritesine karşı kışkırtan Şah İsmail’den gelmiştir . Şah İsmail’in tahrikleriyle Anadolu’da patlak veren yıkıcı Şahkulu İsyanı’nın devleti son derece zor duruma düşürmesi ve yaşlı padişahın bu bölücü tehlikeler karşısında pasif kalması, ordu içinde ve şehzadeler arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır . Askerin, paşaların ve devletin ileri gelenlerinin desteğini arkasına alan Trabzon Sancakbeyi Şehzade Selim, 1512 yılında babasını tahttan feragat etmeye zorlayarak idareyi ele almış ve babası II. Bayezid Dimetoka’ya sürgüne giderken yolda keder içinde vefat etmiştir .
Yavuz lakabıyla anılan I. Selim (1512-1520), babası II. Bayezid’i tahttan indirerek devleti devraldığında, imparatorluğun bekasını tehdit eden iç ve dış tehlikeleri ortadan kaldırmak için eşine az rastlanır bir kararlılık ve amansız bir şiddet politikası benimsemiştir . Öncelikli olarak kendisine rakip olabilecek kardeşleri Korkut ve Ahmed’i, ardından da hanedanın diğer erkek üyelerini (yeğenlerini) acımasızca bertaraf ederek tahtında mutlak ve tartışılmaz bir otorite kuran Selim, yüzünü doğrudan Şii Safevi tehlikesinin merkezi olan Doğu’ya çevirmiştir . Anadolu’daki Şii yandaşlarını çok sert tedbirlerle temizledikten sonra devasa bir orduyla İran üzerine yürümüş ve 1514 yılında Çaldıran Meydan Muharebesi’nde Osmanlı’nın üstün ateşli silahlarının ve topçusunun da etkisiyle Şah İsmail’in ordusunu kesin bir hezimete uğratmıştır . Bu zaferin ardından Safevilerin başkenti Tebriz’e muzaffer bir edayla giren padişah, dönüş yolunda kendisine cephe alan Dulkadiroğulları Beyliği’ne son vererek Anadolu Türk siyasi birliğini kesin olarak tek çatı altında sağlamıştır . Doğu ve güney sınırlarını tamamen güvenceye almak isteyen Yavuz Sultan Selim, Memlük İmparatorluğu’nun Safevilerle gizli ittifak yapması ve tehlike arz etmesi üzerine ordusunun yönünü hızla Suriye ve Mısır’a çevirmiştir . 1516’da Mercidabık’ta Memlük Sultanı Kansu Gavri’yi, ardından zorlu Sina çölünü aşarak 1517’de Ridaniye’de Tomanbay’ı mağlup etmiş; Halep, Şam, Kahire ve Kudüs gibi devasa bölgeleri ve zenginlikleri Osmanlı İmparatorluğu’na katmıştır , Bu muazzam fetihlerle birlikte Kutsal Emanetler İstanbul’a getirilmiş, Mekke ve Medine’nin hizmetkârlığı (Hâdimü’l-Haremeyn) üstlenilmiş ve Mısır’daki Abbasi halifeliğinin yetkileri Osmanlı hanedanına geçerek padişahın hem dünyevi hem de İslami ruhani otoritesi zirveye çıkmıştır . Devletin hazinesini ağzına kadar altınla dolduran ve devleti üç kıtada sarsılmaz bir jeopolitik konuma getiren Yavuz Sultan Selim, Batı’ya yönelik büyük bir seferin hazırlıkları içindeyken 1520 yılında sırtında çıkan şirpençe adı verilen bir çıban yüzünden hayatını kaybetmiştir 1520 yılında tek erkek varis olarak taht kavgası yaşamadan başa geçen I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman, 1520-1566), babasından devraldığı dolu hazine, disiplinli ordu ve doğuda güvence altına alınmış sınırlar sayesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu askeri, siyasi ve ekonomik gücünün mutlak zirvesine taşımıştır . Yüzünü tekrar Batı’ya dönerek 1521’de Avrupa’nın kilidi sayılan Belgrad’ı, 1522’de ise Akdeniz güvenliğini tehdit eden Saint Jean Şövalyelerinin en büyük üssü Rodos’u fethederek hem karada hem denizde Hristiyan dünyasına büyük bir darbe vurmuştur . 1526 yılında Mohaç Meydan Muharebesi’nde Macaristan ordusunu iki saat gibi kısa bir sürede imha edip Macar Kralı’nın ölümüne sebep olarak Macaristan’ı Osmanlı himayesine almış ve 1529’da Avrupa’nın kalbi Viyana’yı kuşatarak Habsburglara karşı devasa bir psikolojik ve askeri üstünlük kurmuştur . Denizlerde de büyük atılımlar yapılmış; Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaptan-ı deryalığa getirilmesiyle 1538 Preveze Deniz Zaferi kazanılmış, Akdeniz adeta bir Türk gölü haline gelmiş; Kuzey Afrika, Kızıldeniz ve hatta Hint Okyanusu’na kadar uzanan küresel bir donanma faaliyeti yürütülmüştür . Kırk altı yıllık eşsiz saltanatında sadece askeri fetihlerle değil, adaleti tesis etmek için çıkardığı kapsamlı kanunnamelerle “Kanuni” unvanını almış, devlet mekanizmasını kusursuz işleyen bir sisteme dönüştürmüş, ancak Hürrem Sultan’ın etkisiyle Şehzade Mustafa’nın idam edilmesi gibi harem entrikalarının devlet işlerine karışmasına da mahal vermiştir . Kanuni’nin 1566’da Zigetvar kuşatması sırasında vefatının ardından tahta geçen oğlu II. Selim (1566-1574) ve torunu III. Murad (1574-1595) dönemlerinde Sokollu Mehmed Paşa gibi dirayetli vezirlerin çabalarıyla devlet ihtişamını sürdürmüş; Kıbrıs fethedilmiş, İran savaşlarıyla sınırlar doğuda Hazar Denizi’ne ve batıda Fas’a kadar genişlemiştir , Ne var ki, İnebahtı (Lepanto) Deniz Muharebesi’nde donanmanın ağır bir yara alması ve rüşvetin yaygınlaşması, tımar sisteminin bozulması, kadınların, musahiplerin ve harem ağalarının devlet idaresine doğrudan müdahale etmeye başlaması gibi iç çürümeler, bu eşsiz yükseliş döneminin hemen ardında yatan ve devleti yavaş yavaş gerilemeye sürükleyecek olan krizlerin ilk somut işaretlerini vermiştir

Gerileme Dönemi (Duraklama ve Toprak Kayıpları)

Osmanlı İmparatorluğu’nun “Gerileme Dönemi” olarak adlandırılan ve imparatorluğun askeri, siyasi ve toprak bütünlüğü açısından büyük sarsıntılar yaşadığı dördüncü faz, II. Mustafa’nın (1695-1703) saltanatının son yıllarındaki ağır mağlubiyetler ve Karlofça Antlaşması ile fiilen başlamıştır On altı yıl boyunca Avusturya, Venedik, Lehistan ve Rusya gibi dönemin güçlü devletlerinden oluşan Kutsal İttifak’a karşı yürütülen yıpratıcı savaşlar, devletin askeri gücünü ve maliyesini adeta tüketme noktasına getirmiştir Prens Eugen komutasındaki Avusturya ordusuna karşı Zenta’da alınan ağır yenilgi, geri dönülemez bir çöküşün habercisi olmuş ve Osmanlı Devleti’ni 1699 yılında Karlofça Antlaşması’nı imzalamaya mecbur bırakmıştır . Bu antlaşma, imparatorluğun Avrupa’da ilk kez büyük çaplı toprak kaybına uğradığı, genişleme politikasının sona erip savunma ve geri çekilme psikolojisinin başladığı tarihi bir dönüm noktasıdır . Antlaşma ile Macaristan ve Erdel Avusturya’ya, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venedik’e, Podolya ve Ukrayna ise Lehistan’a bırakılmış; imparatorluk Avrupa’daki en verimli topraklarının neredeyse yarısını bir kalemde kaybetmiştir . Bu devasa kayıpların yarattığı psikolojik çöküntü ve mali kriz, devletin iç dinamiklerini de derinden sarsmış, hem sivil halk hem de ordu üzerinde büyük bir hoşnutsuzluk ve çaresizlik hissi yaratmıştır Nitekim II. Mustafa’nın devleti yönetmedeki zafiyeti ve sürekli Edirne’de vakit geçirmesi, ordunun ve halkın tepkisini çekmiş; 1703 yılında patlak veren ve tarihe “Edirne Vak’ası” olarak geçen büyük isyan neticesinde padişah tahttan indirilerek yerine kardeşi III. Ahmed geçirilmiştir . Bu olay, devlet otoritesinin ne derece zayıfladığını ve yeniçerilerin siyaset üzerindeki belirleyici gücünün imparatorluğu nasıl bir istikrarsızlığa sürüklediğini açıkça gözler önüne sermiştir III. Ahmed (1703-1730) dönemi, imparatorluğun kaybettiği toprakları geri alma umutlarının yeşerdiği ancak nihayetinde Batı’nın üstünlüğünün kabul edilerek lüks ve sefahatin ön plana çıktığı oldukça karmaşık bir evreyi temsil eder Saltanatının ilk yıllarında kendisini tahta çıkaran isyancıları tasfiye ederek otoritesini sağlamlaştıran III. Ahmed, dış politikada İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın (Karl XII) Osmanlı’ya sığınmasıyla Rusya ile askeri olarak karşı karşıya gelmiştir . 1711 yılında Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki devasa Osmanlı ordusu, Prut bataklıklarında Çar Büyük Petro’nun ordusunu tamamen kuşatmış, ancak ordunun tamamen imha edilmeyip barış yapılması büyük bir fırsatın kaçırıldığı şeklinde yorumlanmış ve sadrazamın sürgüne gönderilmesine neden olmuştur Bu dönemin asıl büyük kırılma noktası ise Pasarofça Antlaşması (1718) sonrasında Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın öncülüğünde başlayan ve tarihe “Lale Devri” olarak geçen uzun barış ve eğlence dönemidir . Devletin askeri yenilgileri bir kenara bırakıp Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın yaşam tarzını taklit etmeye başladığı bu süreçte, Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Fransa elçiliğinden getirdiği planlarla Kağıthane deresi etrafında Versay ve Fontainebleau saraylarından ilham alınarak muazzam köşkler, şelaleler ve ihtişamlı bahçeler inşa edilmiştir . Geceleri kaplumbağaların sırtına mumlar dikilerek düzenlenen lale çırağanları, camilerde mahyaların kurulması ve nadide lale soğanlarının astronomik fiyatlara alınıp satılması bu dönemin aşırı lüks tüketiminin sembolleri olmuştur , Ancak sarayın ve devlet erkanının bu denli ihtişam ve zevk ü sefa içinde yaşaması, ardı ardına gelen doğudaki İran savaşlarındaki başarısızlıklar, ağır vergiler ve enflasyon altında ezilen geniş halk kitleleri ile ordunun alt kademelerinde derin bir öfke birikimine yol açmıştır Bu birikmiş derin öfke ve toplumsal infial, 28 Eylül 1730 tarihinde, aslen Arnavut olan ve hamam tellağı olarak çalışan eski bir donanma leventi/yeniçeri olan Patrona Halil’in liderliğinde patlak veren büyük bir isyana dönüşerek Lale Devri’ni kanlı bir şekilde sona erdirmiştir . Kapalıçarşı’dan başlayarak kısa sürede büyüyen ve Etmeydanı’nda toplanan isyancılar, devletin içine düştüğü yozlaşmanın faturasını doğrudan saraya kesmiş ve öncelikle Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile padişahın diğer yakın adamlarının (kaymakam ve kethüda) kendilerine teslim edilmesini talep etmişlerdir . İsyancıları yatıştırmak ve kendi tahtını kurtarmak umuduyla III. Ahmed, çok sevdiği damadını ve en güvendiği vezirlerini feda ederek onları boğdurmuş ve cesetlerini isyancılara teslim etmiştir Ancak kana susamış kalabalık bununla da yetinmeyerek III. Ahmed’in tahttan inmesini ve yerine yeğeni I. Mahmud’un (1730-1754) geçirilmesini kesin bir dille dayatmıştır Gözyaşları içinde tahtı devreden III. Ahmed saraydaki kafes hayatına geri dönerken, Patrona Halil ve yandaşları başkent İstanbul’da adeta tam bir diktatörlük kurarak devlet işlerine doğrudan müdahale etmeye, sadrazam ve vezir atamalarını bizzat yönlendirmeye başlamışlardır . Hatta Patrona Halil, yeni padişahın Eyüp Camii’ndeki kılıç kuşanma merasimine bizzat refakat edecek ve atını tutacak kadar cüretkar bir konuma ulaşmıştır . Ancak bu başıbozuk avam diktatörlüğü çok uzun sürmemiştir; Sultan I. Mahmud, Kızlarağası Beşir Ağa ve sadık devlet adamlarının gizlice hazırladığı zekice bir planla, Patrona Halil ve diğer elebaşlarını İran seferi komutanlığı verme bahanesiyle saraya davet etmiş, Pehlivan Halil Ağa ve gizlenen bostancılar vasıtasıyla hepsini aniden kılıçtan geçirerek devleti bu büyük badireden kurtarıp kendi mutlak otoritesini tesis etmiştir , I. Mahmud dönemi, imparatorluğun gerileme evresinde askeri ve diplomatik açıdan nispeten başarılı, içte otoritenin sağlandığı ve toparlanma emareleri gösteren istisnai bir dönem olarak tarihe geçmiştir Asilerin ve isyancı kalıntıların tamamen ortadan kaldırılmasının ardından devlet otoritesini güçlü bir biçimde yeniden sağlayan padişah, ordunun Avrupa standartlarında acilen ıslah edilmesi gerektiğinin bilinciyle hareket etmiş ve Fransız asıllı Kont de Bonneval’i (Humbaracı Ahmed Paşa adıyla) görevlendirerek humbaracı ve topçu ocaklarında modernleşme adımları atmıştır Bu askeri yeniliklerin meyvesi, Avusturya ve Rusya’ya karşı birlikte yürütülen savaşlarda alınmış, 1739 yılında başarıyla imzalanan Belgrad Antlaşması ile Karlofça’da kaybedilen Belgrad ve çevresi geri alınarak devletin Avrupa’daki sarsılmış itibarı geçici bir süreliğine de olsa yeniden yükseltilmiştir Ayrıca yeniliklere ve sanata oldukça meraklı olan I. Mahmud, Ayasofya ve Fatih camileri etrafına muazzam kütüphaneler inşa ettirerek kültürel alanda da çok önemli kalıcı izler bırakmıştır Onun yirmi dört yıl süren ve devlete nispi bir istikrar getiren saltanatının ardından, elli yaşına kadar sarayın kafes bölümünde dış dünyadan tamamen izole kapalı kalan kardeşi III. Osman (1754-1757) tahta çıkmıştır III. Osman’ın oldukça kısa süren üç yıllık saltanatı, padişahın aşırı şüpheci karakteri ve tuhaf kişisel yasaklarıyla anılmaktadır. Geceleri tebdil-i kıyafetle (kılık değiştirerek) İstanbul sokaklarında dolaşmayı, halkın ve memurların arasına karışıp asayişi bizzat denetlemeyi büyük bir alışkanlık haline getiren padişah, kadınların sokağa çıkışlarına, kıyafetlerine ve gayrimüslimlerin yaşam tarzlarına son derece katı kısıtlamalar getirmiştir Sürekli ve kaprisli bir şekilde sadrazam değiştirmesiyle bilinen bu istikrarsız dönem, Koca Ragıp Paşa gibi son derece yetenekli, akıllı ve dış politikada büyük bir tecrübeye sahip olan bir devlet adamının sadarete getirilmesiyle ancak bir dengeye kavuşabilmiş ve devlet büyük bir krize sürüklenmekten son anda kurtulmuştur Gerileme Dönemi’nin en trajik ve yıkıcı kırılma noktalarından biri, vizyon sahibi ve yenilikçi bir padişah olan ancak devletin içinde bulunduğu yapısal çöküşü durdurmaya ömrü ve gücü kesinlikle yetmeyen III. Mustafa’nın (1757-1774) saltanatında yaşanmıştır Devleti yaklaşan askeri felaketlerden korumak amacıyla Fransız uzman Baron de Tott’u getirterek topçu ocağını baştan aşağı modernize etmeye, Sürat Topçuları adıyla yepyeni askeri birlikler kurmaya çalışmış olsa da, ordunun genelindeki liyakatsizlik, cehalet ve disiplinsizlik bu üstün çabaları savaş meydanlarında boşa çıkarmıştır Rusya Çariçesi II. Katerina’nın kışkırtmaları ve bitmek bilmeyen yayılmacı politikaları neticesinde 1768 yılında patlak veren Osmanlı-Rus Savaşı, imparatorluk için baştan sona tam bir hezimete dönüşmüştür . Osmanlı orduları Kartal (Kagul) Ovası’nda çok ağır mağlubiyetler alırken, İngiliz subayların da taktik destek sağladığı devasa Rus donanması 1770 yılında Mora Yarımadası’nı isyana teşvik ettikten sonra Çeşme Limanı’nda demirli bulunan Osmanlı donanmasını aniden basarak neredeyse gemilerin tamamını yakıp kül etmiştir , Kırım’ın, Eflak ve Boğdan’ın Rus işgaline uğraması ve ordunun ardı ardına dağılması karşısında kahrından hastalanan III. Mustafa’nın 1774’te derin bir üzüntü içinde vefat etmesiyle tahta çıkan kardeşi I. Abdülhamid (1774-1789), devletin askeri ve mali olarak tam anlamıyla iflasını resmen tescil eden o meşhur ve son derece ağır Küçük Kaynarca Antlaşması’nı (1774) çaresizce imzalamak zorunda kalmıştır . Bu feci antlaşma ile tamamen Müslüman ve Türk nüfustan oluşan stratejik Kırım’ın bağımsızlığı (aslında Rus nüfuzuna girmesi) kabul edilmiş, Karadeniz yüzyıllar sonra bir Türk gölü olmaktan çıkmış ve Ruslara Osmanlı tebaası olan Ortodoksları doğrudan himaye etme bahanesiyle devletin iç işlerine müdahale etme hakkı verilerek imparatorluğun çöküş ve nihai dağılma süreci durdurulamaz bir şekilde hızlandırılmıştır.

Çöküş Dönemi ve Yıkılış (Dağılma)

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinin başlangıcında, devleti kurtarmak için Avrupa tarzında köklü yenilikler yapmayı hedefleyen Sultan III. Selim’in trajik sonla biten ıslahat çabaları büyük bir yer tutmaktadır Sultan III. Selim, orduda büyük bir ıslahat yapma zamanının geldiğine inanarak Fransız ve İsveçli mühendisler getirtmiş, hafif toplar döktürmüş ve Avrupa savaş sanatına vakıf kişilerin öncülüğünde Levent Çiftliği’nde Nizam-ı Cedid adıyla yeni bir talimli asker ocağı kurmuştur Bu yeni ordunun masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedid adıyla yeni bir hazine oluşturulmuş, pamuk ve afyon gibi ürünler tekelleştirilerek alkollü içki vergileri yeniden düzenlenmiştir Ancak, yeniçeriler ve tutucu kesimler, bu yeni askeri düzeni “gavur icadı” olarak nitelendirerek şiddetli bir muhalefet başlatmışlardır Boğaz hisarlarındaki yamakların Kabakçı Mustafa önderliğinde başlattığı isyan kısa sürede büyümüş, asiler Etmeydanı’nda toplanarak padişahtan Nizam-ı Cedid’in lağvedilmesini ve yenilik taraftarı devlet adamlarının idamını talep etmişlerdir Merhametli ve kan dökülmesini istemeyen III. Selim, asilerin isteklerini kabul edip Nizam-ı Cedid’i kaldırdığını ilan etse de, isyancılar şeyhülislamdan aldıkları fetva ile onu tahttan indirerek yerine IV. Mustafa’yı geçirmişlerdir IV. Mustafa döneminde devletin kontrolü isyancıların ve onların destekçisi Köse Musa Paşa’nın eline geçmiş; ancak Nizam-ı Cedid taraftarı Alemdar Mustafa Paşa’nın büyük bir orduyla İstanbul’a yürüyerek duruma müdahale etmesi sonucunda III. Selim katledilmiş ve Osmanlı tahtına II. Mahmud oturmuştur Tahta oldukça zorlu koşullar altında geçen II. Mahmud, saltanatının ilk yıllarında taşradaki gücü elinde bulunduran ayanlarla Sened-i İttifak’ı imzalayarak padişahın mutlak otoritesini belirli şartlara bağlamak zorunda kalmış ve merkezi otoritenin zayıflığını kabullenmiştir Ancak amcası III. Selim’in düştüğü hatalardan ders çıkaran padişah, devletin ve milletin kurtuluşunun eşkıyalaşan yeniçeri ağalarını ortadan kaldırmaya bağlı olduğuna inanarak uzun yıllar uygun zamanı beklemiş ve nihayetinde Sekban-ı Cedid ile Eşkinci ocaklarını kurma teşebbüslerinin ardından kesin bir eyleme girişmiştir 1826 yılında “Vak’a-i Hayriye” (Hayırlı Olay) olarak tarihe geçen büyük bir operasyonla, isyan eden yeniçerileri kışlalarında top ateşine tutarak bu asırlık ve yozlaşmış ocağı tamamen ortadan kaldırmış, yerine Avrupa tarzında eğitim görecek “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ordusunu kurmuştur Yeniçeriliğin kaldırılması ile devlet içindeki en büyük engel aşılmış olsa da, dış politikada yaşanan krizler imparatorluğu parçalanmanın eşiğine getirmiştir Yunan İsyanı sırasında Avrupa devletlerinin müdahalesiyle Navarin’de Osmanlı donanması yakılmış, ardından patlak veren ve çok ağır kayıplara sahne olan Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda 1829 yılında Edirne Antlaşması imzalanmıştır Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti büyük miktarda savaş tazminatı ödemeyi kabul etmiş, Rusların Karadeniz ve Boğazlarda ticaret serbestisi elde etmesine boyun eğmiş ve çok geçmeden Yunanistan’ın bağımsızlığını tanıyarak Balkanlar’daki hakimiyetine onarılmaz bir darbe almıştır II. Mahmud’un ardından tahta çıkan Sultan Abdülmecid, devletin idari, hukuki ve askeri yapısını Batı standartlarına göre yeniden düzenlemeyi amaçlayan ve Türk modernleşmesinin en büyük adımlarından biri olan Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nu (Tanzimat Fermanı) 1839 yılında ilan etmiştir Bu fermanla, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin imparatorluktaki tüm tebaanın can, mal ve namus güvenliği devletin teminatı altına alınmış; müsadere usulü kaldırılarak herkesin kendi mülküne serbestçe tasarruf etmesi sağlanmış ve vergilerin herkesin mali gücüne göre adil bir şekilde toplanacağı karara bağlanmıştır Devletin ömrünü uzatmak ve Batılı güçlerin desteğini sağlamak amacıyla atılan bu adımlara rağmen, 1853-1856 yılları arasında Rusya’nın Osmanlı topraklarındaki Ortodoksları himaye etme bahanesiyle başlattığı Kırım Savaşı patlak vermiş; savaşın sonunda İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın desteğiyle Paris Antlaşması imzalanarak Osmanlı Devleti “Avrupa devletler hukuku umumisine” dahil edilmiş ve toprak bütünlüğü uluslararası garanti altına alınmıştır Bu antlaşmanın bir gereği olarak Sultan Abdülmecid tarafından ilan edilen 1856 Islahat Fermanı ile Hristiyan ve diğer gayrimüslim tebaaya sivil ve askeri okullara girme, devlet memuriyetlerine atanma, meclislerde temsil edilme ve kendi inançlarını tamamen özgürce yaşama gibi çok geniş imtiyazlar verilmiştir Sultan Abdülaziz döneminde de Şura-yı Devlet gibi kurumlar oluşturulup Galatasaray Lisesi açılarak Batılılaşma çabaları sürdürülmüş olsa da, padişahın aşırı saray harcamaları, lüks tüketim ve artan dış borçlar devleti büyük bir mali buhrana sürüklemiş, bu durum ordunun müdahalesiyle padişahın tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştır Çöküş sürecinin son ve en sancılı aşaması, Sultan II. Abdülhamid’in mutlak iktidarı döneminde yaşanmış, imparatorluk hem siyasi hem de mali açıdan tamamen dışa bağımlı hale gelerek hızla dağılmıştır Tahta çıkışının hemen ardından patlak veren 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), ordunun Plevne gibi cephelerdeki kahramanca direnişine rağmen ağır bir hezimetle sonuçlanmış ve Rus orduları Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar ilerlemiştir Savaşın ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlıklarını kazanırken, Bulgaristan özerk bir prensliğe dönüştürülmüş, Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya bırakılmış, Bosna-Hersek Avusturya’nın işgaline terk edilmiş ve imparatorluğun Avrupa’daki varlığı fiilen parçalanmıştır Devletin devasa dış borçlarını ödeyemez duruma gelmesi sonucunda 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurularak devletin temel vergi gelirleri olan tütün, tuz, ipek ve damga vergileri doğrudan Avrupalı alacaklıların kontrolüne geçmiş ve Osmanlı Devleti ekonomik bağımsızlığını tamamen kaybetmiştir Bu ağır kayıplara ve II. Abdülhamid’in uzun süren katı istibdat yönetimine karşı orduda ve aydınlar arasında örgütlenen Jöntürkler (İttihat ve Terakki Cemiyeti), 1908 yılında Makedonya’da (Resne) çıkardıkları isyanla II. Meşrutiyet’in ilan edilmesini sağlamışlardır Ne var ki, meşruti yönetime geçiş de çöküşü durduramamış; Avusturya’nın Bosna-Hersek’i kesin olarak ilhak etmesi, İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması ve ardından patlak veren felaket niteliğindeki Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu son topraklarını da kaybetmiş ve dağılmıştır.

Genel Bir Değerlendirme

Osmanlı İmparatorluğu, mütevazı bir uç beyliğinden çıkarak Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına uzanan, Akdeniz ve Karadeniz’i adeta birer Türk gölü haline getiren devasa bir cihan devletine dönüşmüştür Bu eşsiz genişleme, yalnızca askeri güce değil, aynı zamanda fethedilen topraklardaki yerel halklara gösterilen büyük hoşgörüye dayanıyordu. Fatih Sultan Mehmed gibi vizyoner padişahlar, İstanbul’u fethettikten sonra Hristiyan ahaliye din ve vicdan özgürlüğü tanımış, patrikhaneyi himaye etmiş ve kiliselerin varlığını güvence altına alarak onlara kendi inançlarını yaşama imkanı sunmuştur Bu adil idare, eski Roma barışına (Pax Romana) benzetilebilecek bir “Osmanlı Barışı” (Pax Ottomanica) ortamı yaratarak, farklı dinlere ve ırklara mensup milyonlarca insanın yüzyıllar boyunca bir arada sorunsuz ve güven içinde yaşamasını sağlamıştır Devletin idari yapısı, padişahın mutlak otoritesini merkeze alırken, bu güç katı şeriat kuralları ve kanunnamelerle sınırlandırılmış ve dengelenmiştir Kurulan bu sağlam temeller üzerinde yükselen Kapıkulu ve Yeniçeri ocakları, başlangıçta padişaha kayıtsız şartsız bağlı, disiplinli bir askeri güç olarak imparatorluğun sınırlarını hızla genişletmiş ve devletin en parlak çağlarını yaşamasında başrolü oynamıştır İmparatorluğun en belirgin idari özelliklerinden biri, devlet kademelerinde savaş esiri veya köle statüsündeki devşirmelere verilen büyük roldü. Rum, Sırp, Bulgar veya Arnavut kökenli devşirmeler, aldıkları zorlu saray eğitiminin ardından liyakatleri doğrultusunda sadrazamlık, beylerbeyliği ve ordu komutanlığı gibi en yüksek sivil ve askeri makamlara kadar yükselebiliyorlardı Buna karşılık, doğuştan Türk ve Müslüman olanlar ise idari makamlardan ziyade ilmiye, yargı (kadılık) ve din işlerinde görev alarak devletin manevi, eğitim ve hukuk temelini oluşturuyorlardı Bu kendine has sistem başlarda devlete büyük bir dinamizm ve mutlak sadakat katsa da, zamanla Türk tebaa ile iktidarı tekelleştiren, hatta Türkçe’yi bile doğru dürüst konuşamayan yeni devşirme yöneticiler arasında derin uçurumlar, kıskançlıklar ve husumetler doğmasına yol açmış, sistemin ahengini içten içe bozmaya başlamıştır Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın ardından tahta geçen II. Selim ve III. Murad gibi seferlere bizzat katılmayan padişahlar döneminde, kadınların, musahiplerin ve hadımağalarının devlet işlerine doğrudan müdahale etmesiyle idari yapıdaki yozlaşma hız kazanmış ve çöküşün ilk tohumları atılmıştır İmparatorluğun gerilemesindeki en yıkıcı etken, devletin ve padişahın koruyucu gücü olan Yeniçeri Ocağı’nın asli görevinden uzaklaşarak devleti rehin alan bir isyan kurumuna dönüşmesidir Savaş meydanlarındaki disiplinlerini kaybeden, evlenip esnafa karışan ve lüks içine dalan yeniçeriler zamanla çıkarlarına dokunan her yeniliği reddeden, padişahları veya sadrazamları tahttan indirmeyi, hatta katletmeyi kendilerinde hak gören başıbozuk bir silahlı güce dönüşmüştür Yeniçerilerin bu zorbalığı, idarede korku ve güvensizlik yaratmış, liyakat sisteminin çökmesine, rüşvetin devletin en tepe noktalarından en alt kademelerine kadar yayılmasına zemin hazırlamıştır Buna paralel olarak, tarımsal üretimin ve taşra güvenliğinin belkemiği olan tımar ve zeamet sisteminin liyakatsiz kişilerin eline geçmesiyle bozulması, devletin hem askeri insan gücünü hem de mali çarklarını durma noktasına getirmiş, halkın devlete olan güvenini derinden sarsmıştır Osmanlılar içeride bu başıbozukluk, liyakatsizlik ve taht kavgalarıyla boğuşurken, Avrupa kıtası büyük bir uyanış ve aydınlanma yaşamaktaydı. Batı dünyası; sanayide, donanma teknolojisinde ve özellikle askeri talim ile harp sanatında muazzam bir atılım gerçekleştirirken Osmanlılar sahip oldukları eski zaferlerin kibrine kapılarak bu yeniliklere sırt çevirmiş, modern gelişmeleri ‘gavur icadı’ olarak yaftalayan, yeniliği dinsizlikle eşdeğer gören kör bir taassubun esiri olmuşlardır Bunun bedeli, savaş meydanlarında alınan peş peşe ve ağır hezimetlerle ödenmiştir. Karlofça Antlaşması ile başlayan, Belgrad ve özellikle Küçük Kaynarca Antlaşması ile zirveye ulaşan devasa toprak kayıpları Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmezlik efsanesini tamamen yıkmıştır. Devlet, sınırlarını genişleten o hücum gücünü yitirerek sürekli savunmada kalan, topraklarını korumak için Rusya, İngiltere ve Fransa gibi Avrupalı emperyalist güçlerin arasındaki rekabetten (denge politikasından) medet uman zayıf ve bağımlı bir yapıya bürünmüştür Çöküşü durdurmak ve devleti yeniden ayağa kaldırmak için vizyoner padişahlar tarafından atılan ıslahat adımları, kökleşmiş cehaletin ve çıkarcı grupların kanlı direnişiyle karşılaşmıştır Sultan III. Selim’in Avrupa tarzında kurmaya çalıştığı Nizam-ı Cedid ordusu, ‘din elden gidiyor’ bahanesiyle kışkırtılan Kabakçı Mustafa isyanıyla yok edilmiş ve yenilikçi padişahın feci şekilde canına mal olmuştur Buna rağmen beka sorunu, II. Mahmud’u radikal adımlar atmaya mecbur bırakmış ve devletin başına bela olan Yeniçeri Ocağı 1826’da topa tutularak Vak’a-i Hayriye (Hayırlı Olay) adıyla tamamen ortadan kaldırılmıştır Askeri alandaki bu köklü temizliğin ardından, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Islahat Fermanı ile devletin hukuki, idari ve sosyal yapısı Batı standartlarına göre yeniden düzenlenmeye; din, dil ve ırk ayrımı gözetilmeksizin eşit haklara sahip bir “Osmanlı” vatandaşlığı yaratılmaya çalışılmıştır Ancak Fransız İhtilali’nin yaydığı evrensel milliyetçilik akımları Rusya başta olmak üzere büyük güçlerin parçalama niyetli kışkırtmaları bitmek bilmeyen azınlık isyanları ve ödenemeyen dış borçların yarattığı mali iflas imparatorluğu içeriden ve dışarıdan kemirerek altı asırlık bu devasa çınarın çöküşünü ve tarih sahnesinden çekilişini kaçınılmaz hale getirmiştir.

🏁 YIKILIŞ:

Osmanlı Devleti'nin yıkılışı, I. Dünya Savaşı yenilgisi ve işgaller sonrası Ankara'daki yeni Türk devletinin mutlak egemenliği ile gerçekleşmiştir. Mondros (1918) ve Sevr (1920); 1 Kasım 1922 saltanatın kaldırılması (hukuken son); 17 Kasım 1922 VI. Mehmed Vahdeddin'in ayrılışı; 29 Ekim 1923 Cumhuriyet'in ilanı.

🗺️ Dünya Tarihi