Kuruluş, NEP ve İktidar Mücadelesi (1922 – 1928)
Dönemin İdarecileri:
- Vladimir İlyiç Lenin (1922 – 1924, Sovyet Hükümetinin Kurucusu ve Lideri)
- Yosif Stalin (1924 – 1928 arası giderek güçlenen Komünist Parti Genel Sekreteri, diğer liderlerle (Triumvira) birlikte)
İç Savaşın Yıkımı ve Yeni Ekonomi Politikası (NEP) 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından patlak veren kanlı İç Savaş (1918-1921), Sovyet Rusya’yı harabeye çevirmişti. Bolşeviklerin iç savaşı kazanmak için uyguladıkları ve her türlü sanayiyi devletleştirip köylülerin tahılına zorla el koydukları “Savaş Komünizmi” politikası, ekonomiyi durma noktasına getirmişti. 1921 yılında 20 milyon insanın hayatını kaybettiği açlık, tifüs ve ekonomik felaketler karşısında Lenin, rejimi ayakta tutabilmek için geri adım atmak zorunda kaldı.
Lenin’in başlattığı Yeni Ekonomi Politikası (NEP), katı komünist kurallardan pragmatik bir sapmaydı. Ağır sanayi, ulaşım, bankacılık ve dış ticaret “ekonominin komuta tepeleri” olarak devletin elinde kalmaya devam ederken; küçük işletmelere, perakende ticarete ve en önemlisi köylülerin ürettikleri tahılı serbest piyasada kar amacıyla satmasına izin verildi. Bu karma ekonomi modeli sayesinde ülke hızla toparlandı ve 1926’ya gelindiğinde üretim savaş öncesi seviyelere ulaştı.
Sovyetler Birliği’nin Resmen Kuruluşu (1922) Aralık 1922’de yeni devletin resmi ve federal yapısı şekillendi. Lenin’in “Büyük Rus şovenizmini” engelleme düşüncesiyle, eski Rus İmparatorluğu topraklarında kağıt üzerinde eşit haklara sahip cumhuriyetlerden oluşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) resmen kuruldu. Bu birliğin ilk dört kurucu unsuru; Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Transkafkasya (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) cumhuriyetleriydi. Ancak yerel kültürlere ve dillere gelişim hakkı tanınsa da (“Korenizatsiya” / Yerelleştirme politikası), gerçek iktidar katı bir şekilde Moskova’daki Komünist Parti’nin merkez komitesinin elindeydi.
Lenin’in Ölümü ve İktidar Çekişmesi (1924 – 1928) Lenin’in Ocak 1924’teki ölümü, Komünist Parti içinde kıyasıya bir iktidar mücadelesinin fitilini ateşledi. Tartışmanın merkezinde hem kişisel rekabetler hem de “sosyalizmin nasıl inşa edileceği” sorusu yatıyordu. Kızıl Ordu’nun kurucusu ve Lenin’den sonraki en parlak figür olan Lev Troçki, sol muhalefetin lideriydi. Troçki, NEP’in bir an önce terk edilmesini, köylülerin sıkıştırılarak ağır sanayinin hızla kurulmasını ve Rusya’daki devrimin yaşayabilmesi için Avrupa’da devrimlerin kışkırtılmasını (“Sürekli Devrim”) savunuyordu.
Buna karşılık Yosif Stalin, parti içindeki “Genel Sekreterlik” makamının gücünü kullanarak bürokrasiye kendine sadık isimleri yerleştirdi. Stalin, ideolojiyi kitleler için basitleştirerek ve Troçki’nin teorilerini “sürekli ümitsizlik” olarak yaftalayarak popülarite kazandı. Batı’dan bir devrim beklentisinin boşa çıkması üzerine Stalin, Rusya’nın kendi iç kaynaklarıyla devasa bir güç olabileceğini öne süren “Tek Ülkede Sosyalizm” doktrinini ortaya attı.
Stalin’in Mutlak Zaferi ve 1. Fazın Sonu Stalin çok kurnazca bir taktik izledi. Önce partinin sağ kanadı olan Nikolay Buharin ile ittifak kurarak NEP’in sürdürülmesini savundu ve bu sayede Troçki, Zinovyev ve Kamenev’den oluşan sol kanadı tasfiye etti. Troçki 1929’da Sovyetler Birliği’nden sürgün edildi. Sol muhalefeti ezdikten ve iktidarı kendi elinde topladıktan hemen sonra Stalin, 1927-1928’de tahıl alımlarında yaşanan krizleri bahane ederek aniden saf değiştirdi. Buharin ve sağ muhalefeti de “sapmacılık” ile suçlayarak ezen Stalin, NEP dönemini bitirme ve radikal bir “Yukarıdan Devrim” başlatma kararı aldı.
1928 yılı itibariyle iktidar mücadelesi bitmişti; Stalin artık devletin tek hakimiydi ve SSCB, devasa bir sanayi ve şiddet toplumuna dönüşeceği döneme girmek üzereydi.
Stalin Dönemi: “Yukarıdan Devrim”, Terör ve II. Dünya Savaşı (1928 – 1953)
Dönemin İdarecisi:
- Yosif Stalin: 1928’den 1953’teki ölümüne kadar Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve devletin mutlak diktatörü.
“Yukarıdan Devrim” ve Beş Yıllık Planlar ile Sanayileşme 1928 yılına gelindiğinde Yosif Stalin, parti içindeki rakiplerini, özellikle de Buharin’in önderlik ettiği ve Yeni Ekonomi Politikası’nın (NEP) devamını savunan “Sağ Muhalefet”i tasfiye ederek iktidarını mutlaklaştırmıştır. Stalin’in “Tek Ülkede Sosyalizm” vizyonu doğrultusunda NEP dönemi tamamen kapatılmış ve ekonomide radikal bir dönüşüm başlatılmıştır. Bu dönüşümün motoru Beş Yıllık Planlar olmuştur.
1928’in sonbaharında yürürlüğe giren İlk Beş Yıllık Plan, ağır sanayiye, makineleşmeye ve elektrifikasyona devasa bütçeler ayırarak ekonominin temelden yeniden inşasını öngörüyordu. “Dört Yılda Beş Yıllık Plan” sloganıyla çalışma temposu olağanüstü bir düzeye çıkarıldı. Üretimi artırmak için işçiler “şok tugayları” halinde örgütlendi ve kotalarını aşan işçiler ödüllendirilerek “Stahanovcular” (ünlü madenci Aleksey Stahanov’a atfen) adı verilen yeni bir sadık sınıf yaratıldı. Bu dönemde, Ural Dağları’nda demir-çelik üretimi için sıfırdan kurulan Magnitogorsk gibi devasa sanayi tesisleri ve şehirler inşa edildi. Sanayi devrimi SSCB’yi inanılmaz bir hızla dönüştürmüş olsa da, üretilen malların kalitesinin düşük olması, halkın tüketim mallarından mahrum kalması ve tüm ülkenin adeta bir savaş cebhesindeymiş gibi yarı askeri bir seferberlik yorgunluğu yaşaması bu sürecin karanlık yüzüydü.
Tarımda Kanlı Kolektifleştirme ve “Kulak”ların Tasfiyesi Sanayileşmenin ihtiyaç duyduğu devasa sermayeyi bulmak, şehirlere yığılan işçi sınıfını beslemek ve Batı’dan alınacak sanayi teçhizatının faturasını tahıl ihracatıyla karşılamak için tarımda köklü bir reforma gidildi. NEP döneminin bağımsız köylüleri, topraklarını, hayvanlarını ve aletlerini devletin kontrolündeki devasa ortak çiftliklere, yani kolhozlara ve sovhozlara devretmeye zorlandılar.
Bu uygulama kırsal kesimde eşi benzeri görülmemiş bir savaşa yol açtı. Devlet, direnen veya ürünlerini saklayan görece varlıklı köylüleri “kulak” olarak damgaladı ve birer sınıf düşmanı ilan etti. Yüz binlerce kulak ailesi tutuklanarak OGPU (Gizli Polis) kontrolündeki özel yerleşim yerlerine, orman kesim kamplarına veya Sibirya’daki madenlere sürgüne gönderildi. Köylüler ise devlete ürün ve hayvan vermemek için kendi ekinlerini yaktılar ve hayvanlarını kestiler; öyle ki 1933 yılına gelindiğinde Rusya’daki at, sığır, koyun ve keçi sayısı yarı yarıya azalmıştı. Bu kaosun ve devletin zorla tahıl alımlarının birleşmesi sonucunda, özellikle Ukrayna ve Güney Rusya’da 5 milyon köylünün hayatını kaybettiği korkunç bir açlık (Holodomor) yaşandı. Krizi yatıştırmak için Stalin, 1930 yılının Mart ayında Pravda gazetesinde yayımlanan ünlü “Başarıdan Başı Dönmek” başlıklı makalesiyle yerel görevlileri aşırılıkla suçlayarak kolektifleştirmeyi bir süre yavaşlattı. Ancak kısa süre sonra baskı yeniden başladı ve İkinci Beş Yıllık Plan döneminde tarımın zorunlu kamulaştırılması kesin olarak tamamlandı.
Büyük Terör ve Tasfiyeler (1934 – 1938) Ekonomik çalkantılar sürerken, siyasi alanda Stalin kendi rejimine yönelebilecek her türlü potansiyel muhalefeti yok etmek için tarihin en büyük devlet terörlerinden birini başlattı. 1934 yılının Aralık ayında Leningrad parti lideri Sergey Kirov’un bir suikast sonucu öldürülmesi, bu tasfiyelerin bahanesi oldu. Kirov’un ölümü üzerine Zinovyev, Kamenev gibi eski Bolşevik liderler tutuklandı ve gizlice yargılanarak idam edildiler.
1937-1938 yıllarında zirveye ulaşan (Büyük Terör / Yejovşçina) döneminde NKVD, sahte casusluk ve ihanet suçlamalarıyla Komünist Parti kadrolarını, üst düzey subayları, entelektüelleri ve sıradan vatandaşları kitlesel olarak tutukladı, işkencelerden geçirdi ve çalışma kamplarına (Gulag) gönderdi. Çalışma kamplarındaki mahkum nüfusu milyonlara ulaştı ve Stalin, kendisine mutlak itaat eden yepyeni bir parti bürokrasisi yarattı.
Büyük Vatanseverlik Savaşı (II. Dünya Savaşı) (1939 – 1945) 1930’larda Nazi Almanyası’nın yükselişi karşısında Sovyetler Birliği, başta Batılı demokrasilerle “Halk Cephesi” adı altında ittifak kurmaya çalıştı. Ancak 1938’deki Münih Antlaşması’yla Batılı güçlerin Çekoslovakya’yı Hitler’e teslim etmesi üzerine Stalin, Batı’nın kendilerini yalnız bıraktığına ikna oldu. Kendi ülkesini savaşın dışında tutmak ve askeri hazırlıklar için zaman kazanmak amacıyla 1939’da Almanya ile meşhur Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı (Molotov-Ribbentrop Paktı) imzaladı.
Ancak Hitler, 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekâtı ile bu anlaşmayı bozarak devasa bir orduyla SSCB’ye saldırdı. Stalin başlangıçta büyük bir şok yaşadı ve Sovyet savunması ilk aylarda çöktü; milyonlarca Kızıl Ordu askeri esir düştü ve Alman panzerleri 1941 Ekim’inde Moskova önlerine kadar geldi. Ancak Sibirya’dan getirilen takviye birlikler ve dondurucu Rus kışının da yardımıyla Almanlar, 1941 Aralık ayında Moskova önlerinde durduruldu ve tarihlerindeki ilk büyük yenilgiyi tattılar.
Savaşın asıl dönüm noktası, 1942-1943 kışında yaşanan Stalingrad Muharebesi oldu. Almanların Kafkas petrollerine ve Volga nehrine ulaşma çabası, Stalingrad harabelerinde sokak sokak süren amansız bir direnişle kırıldı ve Alman 6. Ordusu kuşatılarak teslim alındı. Bu zaferi, tarihin en büyük tank muharebelerinden biri olan 1943’teki Kursk Muharebesi izledi ve Alman ordusunun taarruz gücü kesin olarak yok edildi. Stalin, savaş boyunca halkın savaşma azmini artırmak için Komünist söylemlerden ziyade Rus milliyetçiliğine, Ortodoks kilisesine ve tarihi yurtseverlik sembollerine sarıldı. Savaşta fabrikalar inanılmaz bir hızla Uralların doğusuna taşınmış ve devasa bir savaş sanayisi kurulmuştu. Sovyetler Birliği, bu “Büyük Vatanseverlik Savaşı”nda yaklaşık 27 milyon vatandaşını kaybederek muazzam bir bedel ödedi, ancak Berlin’i alarak Avrupa’da faşizmin yıkılmasında en büyük rolü oynadı.
Savaş Sonrası ve Soğuk Savaş’ın Başlaması Savaşın sonlarına doğru düzenlenen Tahran (1943), Yalta (1945) ve Potsdam (1945) konferanslarında, Stalin, Roosevelt ve Churchill, Avrupa’nın savaş sonrası düzenini belirlediler. Kızıl Ordu’nun işgali altındaki Doğu Avrupa ülkelerinde (Polonya, Romanya, Macaristan, Bulgaristan vb.), aşamalı olarak komünist partilerin tekeline geçen “Halk Demokrasileri” kurularak bu bölgeler Sovyet nüfuz alanı haline getirildi. Eski müttefikler arasındaki gerilim kısa sürede tırmandı ve 1946’da Churchill’in “Demir Perde” konuşmasıyla Soğuk Savaş resmen başlamış oldu.
Savaş sonrasında devasa bir yıkımla baş başa kalan Sovyetler Birliği, Dördüncü Beş Yıllık Plan ile ekonomisini hızla toparladı ancak Stalin’in üzerindeki otoriter baskısı ve Batı karşıtlığı şiddetini artırdı. Stalin’in 5 Mart 1953 tarihindeki ölümü, bu acımasız ve dönüştürücü dönemin sonunu getirerek, rejimin kendi içinde bir sorgulama ve “buzların çözülmesi” dönemine gireceği döneme kapısını açacaktır.
Kruşçev ve Brejnev: “Buzların Çözülmesi”, İstikrar ve Duraklama (1953 – 1985)
Dönemin İdarecileri:
- Nikita Kruşçev (1953 – 1964)
- Leonid Brejnev (1964 – 1982)
- Yuri Andropov (1982 – 1984)
- Konstantin Çernenko (1984 – 1985)
Kruşçev ve “Stalinsizleştirme” (De-Stalinization) (1953 – 1964) Stalin’in 1953 yılındaki ölümünün ardından Sovyet önderliğinde despotik bir yönetimin yerine “çoğulcu liderlik” normları getirilmeye çalışıldı. 1956 yılında Nikita Kruşçev’in başlattığı anti-Stalinci kampanya ile birlikte “Stalinsizleştirme” (Buzların Çözülmesi) dönemi resmen başladı. Bu yeni dönemde Stalin, bir “kişilik kültü” oluşturmak, hayali düşmanlar yaratarak ordu komuta kademesini ve parti liderlerini ortadan kaldırmakla suçlandı ve bu devasa suçlar Marksizm-Leninizm ilkelerinden bir “sapkınlık” olarak değerlendirildi. Bu süreçte sürgün edilmiş olan bazı bilim insanları ve tarihçiler kamplardan dönerek işlerinin başına geçebildi.
Bununla birlikte, Kruşçev’in getirdiği bu “liberalleşme”, yaratıcı bir komünist enerji doğurmaktan ziyade halkı bir arayışa ve istikrarsızlığa itti. Kruşçev’in sade vatandaşlar açısından en başarılı sayılan girişimi, Moskova ve diğer büyük şehirlerin etrafında inşa edilen beş katlı (asansörsüz) apartmanlardan oluşan toplu konut projeleri oldu; böylece pek çok aile dar da olsa modern olanaklara sahip kendi dairelerinde yaşama fırsatı buldu. Buna rağmen Kruşçev’in 1961’de “komünizmi inşa edeceği” yönündeki abartılı hedefleri gerçeklerle örtüşmüyordu; dükkanların önünde uzun kuyruklar oluşturan ve mal kıtlığı çeken halk, 1962 yılında Novoçerkask şehrinde ekonomik sebeplerle ayaklandı ve bu isyan sert önlemlerle bastırıldı.
Uzay Yarışı, Dış Politikadaki Krizler ve Çin ile Kopuş Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin uzay teknolojisinde elde ettiği başarılar (özellikle Sputnik), Kruşçev’i Batı’ya karşı daha saldırgan bir tutum takınmaya cesaretlendirdi. Bu saldırgan tutum Almanya’da yaşanan gerginliklerin ardından, 1962 Ekim’inde Küba’daki Sovyet füzeleri meselesiyle (Küba Füze Krizi) dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirdi. Aynı dönemde, Kruşçev’in 1956’da başlattığı anti-Stalinci kampanyayla temelleri atılan Çin ile gerilim patlak verdi ve 1963 yılından itibaren bu iki eski müttefikin arası bir daha düzelmeyecek biçimde açıldı.
Brejnev Dönemi: İstikrar, Sosyal Kontrat ve Duraklama (Zastoy) (1964 – 1982) Kruşçev’in görevden uzaklaştırılmasının ardından iktidara gelen Leonid Brejnev dönemi, dış politikada bir süper güç dengesinin kurulduğu, ancak içeride “Duraklama” (Zastoy) olarak adlandırılan bir bürokratik muhafazakarlık evresiydi. Siyaset bilimcilerin devlet ile halk arasında bir “sosyal kontrat” olarak adlandırdıkları bu dönemde; kalite düşük olsa da ücretsiz tıbbi bakım, işsizliğin azalması, garantili emekli maaşı, konut üretiminin artması ve temel gıdalar için fiyatların düşük tutulması gibi maddi sözler verildi ve kısmen tutuldu. Bu refah ve istikrar sayesinde, halk giderek artan parti hiyerarşisini ve ayrıcalıklı elit sınıfının varlığını kabullendi.
Ekonomik alanda ise, 1959-1960 yıllarında alınan kararlar neticesinde 1970’lerde enerjinin temeli kömürden petrol ve doğalgaza kaydırıldı ve devasa bir kimya sanayisi yaratıldı.
“Yumuşama” (Detant) Politikası ve Sansür Vietnam Savaşı’nın ABD’yi zayıflatması ve Sovyetlerin nükleer silahlarda ABD ile eşit seviyeye gelmesi, Nixon yönetimi ile Sovyetler arasında “Yumuşama” (Detant) denen bir uzlaşma dönemini başlattı. 1972 yılında stratejik nükleer silahları kısıtlayan SALT görüşmeleri başlatıldı ve 1975 Helsinki Senedi ile İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Avrupa sınırları ilk defa resmen tanınmış oldu.
Ancak bu uluslararası yumuşama, içerideki baskının tamamen bittiği anlamına gelmiyordu. Brejnev yıllarında KGB’nin (eski adıyla MVD) taciz ve denetimleri, entelijansiyanın çoğunluğunu muhaliflerle (Örn: Andrey Saharov) temas kurmaktan uzak tutmaya devam ediyordu.
Brejnev’in ölümünün ardından kısa sürelerle iktidarda kalan Yuri Andropov ve Konstantin Çernenko dönemleri de genel hatlarıyla bu duraklamanın devamı niteliğindeydi. Sistem giderek tıkanıyordu ve bu tıkanıklık, 1985 yılında Mihail Gorbaçov’un köklü reformlar yapma zorunluluğu hissedeceği dönemin yolunu açacaktı.
Gorbaçov Reformları ve Sovyetler Birliği’nin Çöküşü (1985 – 1991)
Dönemin İdarecileri:
- Mihail Gorbaçov (1985 – 1991, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve sonradan SSCB Devlet Başkanı).
- Boris Yeltsin (Giderek güçlenen Rusya SFSC/Federasyonu Başkanı ve Gorbaçov’un en büyük siyasi rakibi).
- Gennadi Yanayev ve Olağanüstü Hal Devlet Komitesi (1991 Ağustos Darbesi’ni gerçekleştiren muhafazakar kanat liderleri).
Perestroyka, Glasnost ve Derinleşen Ekonomik Kriz Gorbaçov, 1985 yılında iktidara geldiğinde Sovyet ekonomisi hem sanayide hem de tarımda sürekli bir üretim düşüşü yaşıyor; ülke, teknolojik ilerlemelerde Batı’nın çok gerisinde kalıyordu. Bu tıkanıklığı aşmak amacıyla Gorbaçov, sınırları oldukça geniş ve belirsiz bir reformlar dizisi olan “Perestroyka” (Yeniden Yapılanma) programını başlattı. Perestroyka’nın en vurucu ve devrimci unsuru ise, sisteme şeffaflık getirmeyi amaçlayan “Glasnost” (Şeffaflık/Açıklık) politikasıydı.
Gorbaçov, glasnostun halk arasında coşku yaratacağını ve sosyalist projeyi güçlendireceğini umuyordu. Özellikle 1986’daki Çernobil nükleer felaketinin örtbas edilmesi girişimleri şeffaflık ihtiyacını daha da belirginleştirmişti. Ancak yeni açılan arşivler, sansürün kalkması ve geçmişin (Stalin dönemi suçları gibi) günahlarının açıkça tartışılması, rejime meşruiyet kazandıran kurucu efsaneleri yerle bir etti. İnsanların günlük yaşamının giderek kötüleşmesiyle birleşen bu şeffaflık ortamı, iyimserlikten ziyade sisteme karşı büyük bir öfke, yabancılaşma ve alaycılık (sinizm) doğurdu. Diktatörlüğün on yıllardır gizlediği ekonomik çürüme su yüzüne çıkmış ve ekonomi adeta serbest düşüşe geçmişti.
Siyasi Kontrolün Kaybı, Doğu Avrupa ve Uyanan Milliyetçilik Gorbaçov, bir yandan komünist muhafazakârlar diğer yandan da radikal reformcular arasında denge kurmaya çalışırken sistem üzerindeki kontrolünü giderek kaybetti. Siyasi arenada devasa bir kırılma yaşandı ve Mart 1990’da Komünist Parti’nin yetmiş üç yıldır elinde tuttuğu “iktidar tekeli” (6. madde) anayasadan çıkarılarak devlete çoğulcu bir demokrasiye geçiş imkanı tanındı.
Dış politikada ise Sovyet lideri, egemen devletlerin iç politikalarına askeri müdahale yapmama kararı almıştı. Bu tutumun bir sonucu olarak 1989 yılında Doğu Avrupa’daki uydu devletlerde komünist rejimler birbiri ardına çöktü (Berlin Duvarı’nın yıkılması dahil) ve Gorbaçov bunları durdurmak için tankları kullanmayı reddetti. Ancak bu çözülme kısa sürede Sovyetler Birliği’nin kendi sınırları içine sıçradı. Baltık cumhuriyetlerinde ve Gürcistan’da (örneğin Zviad Gamsahurdia liderliğinde) güçlü milliyetçi ve ayrılıkçı hareketler baş gösterdi, etnik çatışmalar ve bağımsızlık talepleri alevlendi.
Yeltsin’in Yükselişi ve 1991 Ağustos Darbesi Sistem parçalanırken, Gorbaçov’un en tehlikeli ve popüler rakibi olarak Boris Yeltsin sahneye çıktı. İkili arasındaki bu sert rekabet, Sovyetler Birliği’nin yok oluşunda kilit bir rol oynayacaktı. Ayrılıkçı eğilimleri yatıştırmak ve Birliği bir arada tutmak isteyen Gorbaçov, ekonomik ve idari otoritenin büyük kısmını üye devletlere devreden yeni bir “Birlik Antlaşması” hazırladı.
Ancak bu antlaşmanın SSCB’yi resmen dağıtacağından korkan eski düzen yanlısı komünist muhafazakârlar (Başkan Yardımcısı Yanayev, İçişleri ve Savunma Bakanları) harekete geçmeye karar verdi. 18 Ağustos 1991’de Gorbaçov Kırım’daki yazlığındayken onu ev hapsine alarak Olağanüstü Hal Devlet Komitesi adıyla iktidara el koyduklarını ve darbe yaptıklarını ilan ettiler.
Fakat darbeciler kararsız ve korkaktı; Moskova’ya getirdikleri tank birliklerine kesin emirler veremediler ve muhalefeti susturamadılar. Bu kriz anında Boris Yeltsin, Moskova’daki Beyaz Ev’in (Parlamento) önünde bir tankın üzerine çıkarak halkı ve orduyu darbecilere karşı direnmeye çağırdı. Ordu da darbeye katılmayı reddedince, bu girişim sadece üç gün içinde kan dökülmeden fiyaskoyla sonuçlandı. Yeltsin artık tartışmasız bir ulusal kahramandı.
Sovyetler Birliği’nin Tarih Sahnesinden Silinişi (1991) Darbenin ardından Gorbaçov başkente dönse de sahip olduğu güç ve otorite tamamen erimişti. Yeltsin, durumu ustaca kullanarak Komünist Parti’nin faaliyetlerini askıya aldı, Rusya’nın bağımsızlığını duyurdu ve diğer cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını da tanıdı. Estonya, Letonya ve Litvanya başta olmak üzere cumhuriyetler hızla ayrıldıklarını ilan ettiler.
Gorbaçov ülkeyi bir arada tutmak için çırpınırken; Yeltsin, Ukrayna ve Belarus liderleriyle Byelovejskaya ormanındaki bir avcı kulübesinde bir araya gelerek Sovyetler Birliği’ni resmen ve fiilen feshetme kararı aldı. Nihayet Gorbaçov, 1991 yılının Noel Günü’nde televizyona çıkarak görevinden ayrıldığını duyurdu.
Sonuç: Bu tarihi kararlarla birlikte, Soğuk Savaş’ın kudretli tarafı olan 74 yıllık Sovyetler Birliği resmen çökmüş ve 15 ayrı bağımsız devlete bölünmüştür. Tarihçilerin çoğuna göre bu muazzam imparatorluk, aşağıdan gelen devasa bir halk isyanıyla değil; totaliter sistemin kendi kendini reforme etmeye çalışırken (glasnost ve perestroyka) kontrolden çıkmasıyla, yani tepeden inme bir şekilde ve kendi iç çelişkileriyle yıkılmıştır.




